Eğer mesleğiniz yönetmenlik ise ve biri sizinle ilk defa tanışıyorsa, mutlaka duyduğunuz ilk cümledir: “Sen benim hayatımı çek, film olur!” Pekiyi, gerçekten olabilir mi? Dostoyevski’nin de dediği gibi “Hayatta en inanılmaz olan gerçek olandır.”

Seyirciyi ekrana bağlayan en temel öğe inandırıcılıktır. Seyirci inanmaz ise, olayların içine giremez, bağ kuramaz, karakterle özdeşleşemez ve bu yüzden seyirciyi kaybederiz. Gerçek hayat ve sanat eseri birbirinden beslenir ama gerçeği birebir anlattığınızda o gerçekten bir sanat eseri olabilir mi? İlk olarak içerik ile ilgili yaklaşımda bulunmak gerekiyor. Herkesin kendi gerçeği kendisine ilgi çekici, inanılmaz ya da tam filmlik bir olay gibi gelebilir ama yaşanan bir hikayenin içinde çatışma yoksa, dramaturjik olarak bir değer taşımaz ve o bir sanat eseri olmakta güçlük çeker ya da şu anda izlediğimiz sıkıcı filmimsi filmlerden olur.

Temel olarak dramatik yapı bir arzunun çatışmasını barındırmak zorundadır. Mitoloji ve masallardan, sinemaya, öykünün içerisinde arzu ve yasa çatışması olmak zorundadır. Hayatın bir matematiği olduğu gibi senaryonun da bir
matematiği vardır. Kahramınımız bir kızı sever, kız da onu sever, evlenmeleri kolay gibi gözükse de evlenemezler çünkü kızımız zengin, oğlumuz fakirdir. Kullanılan en büyük klişelerden olan sınıfsal ayrım, çiftimizin kavuşmasını
engeller. Kızın babası oğlanı istemez, seyirciye bu da yetmez, oğlanın başka talipleri kız ile olan ilişkisine ket vurur, tam kavuşacak gibi olurlar son on beş dakikada cennet gibi aşk görüntüleri izleriz ya da cici bir hikaye okuruz. Birden kız bir yanlış anlama yüzünden oğlanı bırakır ve finalde ya birleşirler ya da sonsuza kadar aşık olarak kavuşamazlar. İki final de seyirciye benzer hazlar verir.

Biçimsel olarak bakmamız gerekirse: bizi seyirci olarak herşeye inandıran soyut bir sanat olan tiyatro da çatışmayı içinde barındırır. Tiyatro seyircisi bir oyuna girdiğinde üzerinde ev yazan bir dekora inanırken, sinema seyircisi o evin çay kaşığına kadar izler ve bulduğu ilk eksiklikte filmden yabancılaşabilir. Aslında bu yüzdendir ki sinema sanatı pahalıdır. Çünkü gerçeği birebir anlatmasan bile referansın gerçek dünyadır ve yarattığın bu atmosferde çay kaşığını bile unutmamak gerekir.

Gelelim günümüz Türkiye Sinemasına, özellikle gişe filmlerini takip eden izleyicinin, festival filmlerinden yana en büyük şikayeti sıkıcı ve akmayan filmler oluşudur. Özellikle 2000’li yılların başlangıcından itibaren oluşumuna başlayan Yeni Türkiye Sineması, gerçek film seyircisiyle, festival filmi seyircisini ayıracak bir üslup benimsedi. Tarkovski filmlerine öykünen hikayeler, gerçek zamanla sinemasal zamanı neredeyse aynı sürelere getirdi. Özellikle dizilerle, hızlı bir döküpaja alışan Türk seyircisi için artık bu normal zamanla nerede ise paralel giden sinemasal zaman, tek plan akan sahneler sıkıcı gelmeye başladı ve bu tabii ki festival filmi üreten yönetmenleri halktan koparan bir eyleme dönüştü.

Bu üslubu hakkıyla yerine getiren Türkiyeli yönetmenlerimiz tabii ki var. Görüntünün alt metnini doldurabilen, bizlere trenden bakan adamı dakikalarca izlettirebilen ancak bu yönetmenlere öykünen yeni kuşak yönetmenlerin bu işi kulpuna uydurduklarını düşünmekteyim. Bir sahneyi tek plan çekmek sizi belli bir maliyetten kurtarır çünkü belki master çekimde aldığınız duyguyu, kamerayı oyuncunun burnuna soktuğunuz yakın planlarda alamazsınız ve defalarca tekrar etmek zorunda kalırsınız bu da size iş planının uzaması, mekandan kovulmak gibi riskler oluşturur. Tüm bu risklere rağmen dört yüz seksen beş plan bir uzun metraj çekmiş ve bağlamış bir yönetmen olarak, tüm sahnelerini tek plan çeken yönetmenleri anlayamıyorum, içeriğe hizmet etmeyen bir biçimin tercihi seyirciye ulaşmayan, hayattan kopuk ama gerçeğe yakın filmler.

Bugünlerde kendi başıma gelen bir yılbaşı gecesini anlattığım “12’ye 5 Kala” filmini senarist Meryem Şahin ile birlikte yazıyoruz ve gerçek bir olayı sanat eserine dönüştürmeye çalışıyoruz. Son günlerde bu çalışmaların içinde iken böyle bir konuyu sizlerle irdelemek istedim. Gerçekten ilginç bir hikayeniz varsa ama çatışması yoksa, hayatı birebir izlemek isteyen bir seyirci kitlesi bulamayacağınız için: “Senin hayatından film olmaz kardeşim!”