Amerikan gotik edebiyatının ilk yazarlarından olan H. P. Lovecraft, “Supernatural Horror In Literature” isimli çalışmasına “İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusu korkudur; en eski ve en güçlü korku ise bilinmezliğin korkusudur” vurgusuyla başlar. Korku, insanlığın en eski duygusu olmasının yanında aynı zamanda insanın tarihsel ve toplumsal gelişimiyle de ilişkili olan bir olguyu ifade eder. İnsanın ilkin doğaya karşı olan ölüm içerikli korkuları, asırlar geçtikçe yerini toplum içinde ortaya çıkan yeni korkulara bırakmıştır. Bilinmezlikle beslenen ölüm korkusu Sanayi Devrimi’nden sonra modernleşme maskesini takarak, teknolojik ve bu teknolojinin çevresinde oluşan kentsel korkulara ve daha sonra ise kentsel kitleler içinde doğan yalnızlığın korkusuna bürünmüştür. İnsanın tarihte sözlü anlatılarda, masallarda, destanlarda ve mitolojilerde aktarılan korku duygusu, aynı zamanda sanatın her alanında temsil alanı bulunan bir olgudur.

Korku türünün sinema endüstrisinde hem ana akım hem de bağımsız yapımlar için kâr getirdiği bilinmektedir. Korku türünün bu başarısını, her zaman yeni biçimler üretmesiyle, var olan biçimleri çeşitlendirmesiyle veya başka türlerin ögeleriyle birleşip melez anlatılarla yeniden canlanabilme niteliğiyle açıklamak mümkündür. Pek çok alt türe ve biçime evirilen korku, böylece hedef kitlesini genişleterek izleyici sayısının da artmasını sağlamaktadır. İstismar sineması, bahsi geçen alt türlere evirilen türlerden biridir.

Eric Schaefer istismar filmlerini döneminin yasaklı olan konularını barındıran, ultra düşük maliyetlerle yapılan, dağıtımı bağımsız şirketler tarafından yapılan, gösterimi ana akımın hâkim olduğu sinema salonları dışındaki bağımsız salonlarda yapılan ve -egemen sinema endüstrisinden farklı olarak- uzunca süre gösterimde kalan filmler olarak izah eder. İstismar türü de tıpkı korku türü gibi, dönemin popüler metalarına ve toplumsal değişimlerine ayak uyduran alt türleri barındırmaktadır. İstismar türünün düşük bütçeye sahip olduğu ve ana akım sinemanın kaygısından uzak biçimlerde yapıldığı için daha cüretkâr alt türlere ayrıldığını söylemek mümkündür. Sözgelimi, cinselliğin istismarıyla ilgilenen erotik-korku türünü tanımlayan “sexploitation” istismar türünün filmlerde cinselliği fazlaca kullanan bir alt türüdür. Cathall Tohill ve Pete Tombs özellikle 1960’lı yıllarda sansürün sınırlarının gerilemeye başlaması, ana akım filmlerdeki çıplaklık ve cinsellik kullanımı, 1970’li yılların ortasında dek süren kültürel hareketler ve toplumsal olaylar gibi gelişmeler sonucunda Avrupa’da erotik-korku film üretiminde büyük bir patlama yaşandığını öne sürmektedir.

Ne var ki sinemada erotizmin sınırını belirlemek çok kolay görünmemektedir. Nitekim erotik ile müstehcen arasındaki muğlak çizgi, sinemada erotizmin tahrik etme gayesiyle estetik kuralların yok olup, cinsellik istismarına dönüştüğü bir hâle gelebilmektedir. En basitinden, bu filmlerde özellikle kadın karakterlerin temsili bariz bir şekilde sorunludur. Dünya sinemasının ticari kolunda kadının filmlerde yer aldığı konum çoğunlukla erotik sömürü ve onun cinsel nesne hâline getirilerek aşağılanmasıdır. Bu noktada istismar sineması kadının cinsel sömürü nesnesi olarak kullanıldığı ve bunun arz-talep gerekçelendirmesiyle meşrulaştırıldığı en bariz alandır.

Bernhard ve Seeblen sinemada erotik unsuru incelerken kadının konumunu “femme fatale” ve “vamp” rolleri ile irdeler. Sahip olduğu çekici cazibesi ve güzel görünümüyle erkeği ölüme veya yıkıma sürükleyen bir model olarak “vamp” kavramının “vampir” kelimesiyle olan bağı da ilgi çekicidir. Yazarlar sinemada pek çok örneği bulunan vamp kadın imajının 19’ncu yüzyıl sonları ve 20’nci yüzyıl başlarındaki popülerliğine, dönemin ahlaksal bunalımın yansımalarını gerekçe göstermektedir. Öte yandan egzotik ve fantazmagorik yönleriyle ortaya çıkan kadın, toplumun cinsel başarısızlığının, yetersizliğinin ve çelişkilerinin yansımaları olarak da görünmektedir. Aynı zamanda bu durum 19’ncu yüzyıl toplumundaki erkek ve kadınların dişi cinselliğinden korkmasıyla da açıklanabilir.

Avrupa sinemasında da kendini gösteren ve popüler bir mitos olan vamp kadının erotik yapısı, dönemin geleneksel ve ahlaki kurallarını yok sayan, bu yönüyle de cinsel bağlamda serbestliği temsil eden bir özelliktedir. İlk örnekleri sinemanın ilk yıllarında sunulan femme fatale temsilleri, erotik korku sinemasında tüm çıplaklığıyla bir arzu nesnesi olarak boy göstermiştir. Klasik femme fatale’in göz yaşlarının yerini kan ve ölümün aldığı erotik korku filmlerinde kadın, kurbanına gerçek anlamda acı ve fiziki işkence yapan bir role bürünmektedir. Bernhard ve Seeblen, Amerikan ve Avrupa sinemasındaki sessiz dönem filmlerinde vamp karakteri incelerken, görünüm ve imaj olarak birbirine benzemelerine rağmen savaş öncesi ve sonrası deneyimlerin iki figürün farkı bakış açılarıyla öne çıktıklarını öne sürmektedir. Sözgelimi, İtalyan sinemasındaki vamp karakteri, “diva” kimliğine dönüşerek egemen sınıfın bir ürünü hâline gelmiştir. Amerikan sinemasında vamp, modern kadının değişen kültürel değerlerini ifade etmektedir. Alman sinemasında ise vamp, şiddet ve yalanı temsil eden erkeğe olan tepkinin bir ürünüdür.

Sinema tarihçileri İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa sinemasında erotizmin, dönemin kaotik toplumlarının ve savaş sonrası sefaletin yarattığı sosyal koşullardan bağımsız olmadığına dikkat çekerler. Öte yandan bu filmlerde yer alan erotik atmosfer, sosyal söylemin üzerini örterek, izleyicinin film ile arasına mesafe koymasını engeller. Diğer bir deyişle, savaş sonrası Avrupa sinemasında üretilen erotizm temalı filmler dönemin kaotik toplum yapısı içinde yer almasına rağmen film anlatısında ortaya çıkan erotik atmosfer sebebiyle var olan sosyal koşulların üzerini örtmektedir.  Öte yandan Giovanni Scognamillo erotik olanın ölçüsünün ve etkisinin dönemden döneme değiştiğini, modaya uyduğunu veya kendi modasını yarattığını, bu yönüyle de döneme uygun olarak değişen sinemadaki yansılarının daha belirgin olduğunu belirtir. Yazar 1968 yılının, özellikle Fransa için devrimci anlayışın ve cinsel devrimin simgesi olduğunu öne sürmektedir. Gerçekten de 1960’lı yılların sonundan 1970’lerin ortalarına dek kültürel ve toplumsal boyutta açılımlar yaratan Cinsel Devrim, Avrupa sinemasındaki yansılarıyla dikkat çeker. Petar Mitrics ve Katharine Sarikakis 1950 ile 1970’li yıllar boyunca Avrupa sinemasının auteur sinemayı temsil ettiğini ve auteur sinemanın bu yönüyle temsil ve kimlik kalıplarının sosyal-ulusal, ulusüstü, ve birey içeriklerini yansıttığını belirtmektedir. Nitekim 1968 yılının mayıs ayında Fransa’da yaşanan toplumsal ve siyasal olayların Fransız film kültürünü derinden etkilemesi bu söylemi güçlendirmektedir. Bu dönemde, özellikle 10 milyondan fazla işçinin açlık grevine girmesi ve bunun üniversite öğrencileri tarafından destek görmesiyle büyüyen olaylar bütün çıplaklığıyla filmlere yansımıştır.

Alain ve Hekma 1960’lı yıllarda Batı ülkelerinde yaşanan birtakım olayların sonucunda cinsellik ile bağıntılı pek çok söylemin ve imgenin kamusal alana taşınmasına neden olduğunu belirtmektedir. Sözgelimi 1960’ların başında İsveç’te başlayan kürtaj tartışmaları, 1965’te Hollanda’da apolitik, anarşist ancak esprili bir tavır ile genel ahlâkın dışında kalan eylemleri savunan Provo gençlik hareketi, 1967’de İngiltere’de yaşanan ve hippie topluluğunun hareketi olarak bilinen “Aşkın Yazı Hareketi” 1968 Mayıs’ında Paris’te yaşanan gençlik hareketleri ve ayaklanmalar, 1969 yılında New York’taki Stonewall Inn’in eşcinsel özgürlüğünün sembolü hâline gelmesi gibi gelişmeler 1960’lı yılların “Cinsel Devrim” olarak adlandırılmasına sebep olan toplumsal olaylara örnek teşkil etmektedir.

1960’lı yıllar boyunca Cinsel Devrim Dönemi rock and roll müziğin, Woodstock gibi festivallerin, feminizm hareketlerinin, eşcinsel özgürlüğünün, öğrenci isyanlarının, seks shopların ve seks içerikli gösterilerin, çıplaklık özgürlüğünü savunan ve bunu uygulayan kitlelerin ve cinsellik imgeleriyle dolan medya ürünlerinin varlığıyla zenginleşmiştir. Toplumda yaşanan bu olaylar ve gelişmeler aynı zamanda Batı ülkelerinde kültürel anlamda da bir devrim yaşanmasına sebep olmuştur. Bu dönemde toplumun bazı kitleleri bahsi geçen Cinsel Devrim’i desteklerken, bazı topluluklar ise bu kültürel hareketi toplumu yozlaştırdığı düşüncesiyle eleştirmişlerdir.

Alain ve Hekma dönemin Beat Kuşağı olarak bilinen yazarlarının Cinsel Devrim’e katkıları olduğunu ifade eder. Özellikle Fransa’da Sade’in eserlerine gösterilen ilgi, bu ülkedeki cinsellik hareketiyle ilişkilendirilmektedir. İtalya’da ve New York’ta ise Andy Warhol’un The Factory stüdyosu kapsamında ürettiği filmler ile kitleler daha özgürlük yanlısı ve cinsel devrimin örneklerini oluşturacak temsillerle tanışmışlardır. 1968 Mayıs’ından sonra Gilles Deleuze, Feliz Guattari gibi modernist yazarların cinsel arzuların özgürlüğü üzerine çalışmalar yürütmesi ve feminist kuramcıların bu tartışmalara cinsiyet kavramı odağında katılması Cinsel Devrim’in kültürel ve akademik bağlamda zenginleşmesini sağlamıştır.

Sonuç olarak 1960’lı yılların sonu bireylerin geçmişteki sıkıntılarından ve kısıtlamalarından kurtulma amacı taşıdığı, cinsel özgürlüğü benimsedikleri, evlilik kavramını cinsellik boyutunda yeniden tartıştıkları, eşcinsellerin ilişkilerini ifade etmekte ve yaşamakta özgürlük elde ettikleri, “sevgi” ve “arzu” kavramlarının önem kazandığı bir Cinsel Devrim dönemi olarak görülmektedir. Çoğunlukla Batı ülkelerini etkileyen geniş çaplı hareketlerin Avrupa istismar sinemasında karşılığını bulmak mümkündür. Özellikle İspanyol yönetmenler José Ramon Larraz ve Jesus Franco ile Fransız yönetmen Jean Rollin Avrupa erotik-korku sinemasının öne çıkan isimleri olarak sinema tarihinde yerlerini almışlardır. Böylece sinema bir kez daha yaşamın gerçeklerine kapılarını açmaya, aynı zamanda benliklerimize sızmaya devam etmektedir. Bu yüzden ötelenen bir alan olmasına rağmen, istismar sinemasının alt türlerinin sınırlarının belirlenmesi ve film incelemeleri aracılığıyla, bu filmlerin ortaya çıktıkları ülkenin ve dönemin konjonktürüyle bağıntısının kurulması önemlidir. Nitekim istismar sinemasının ve bütün alt türlerinin de diğer türler kadar tarihe sahip olduğu ve hâlâ seyircisi olan bir tür olduğu unutulmamalıdır.