Soğuk Savaş dönemi Hollywood’undaki politik atmosferi kavramak için; Cumhuriyetçi Parti’nin senatörü 1947 ile 1957 yılları arasında görev yapan Joseph McCarthy’nin çoğu önemli aydın, bilim adamı ve sanatçıyı komünist olmak ile suçlayarak giriştiği temizlik politikası ile Temsilciler Meclisi tarafından kurulan; Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi, HUAC’ın yüzlerce aktör, aktris, senarist ve yapımcıyı aynı sebeple fişlemesi, fikir verici iki hazin gelişme olarak tarihlenebilir. Yale Üniversitesi’nden Ralph Brown’un tahminine göre senatörün aktif olduğu dönemde tahminen on bin kişi işini kaybetmiştir.

Özellikle 1940’lı yılların ortasından 1960’ların başına dek şedit bir halde süren kara listeye alma politikası, devlet organı ve yapım şirketlerinin işbirliği vesilesiyle başarıyla yürütülmüş; stüdyolar, adı bir şekilde komünizm ile anılmış kimselerle çalışmayarak dönemin ruhuna ayak uydurmuştur. Birleşik Amerika’da o dönem hüküm süren yoğun baskı ve sansürü, Nazi Almanyası’ndan ayırmak; yalnızca tahakküm araçlarının, muhalifler üzerinde kullanılış biçimi ve dozu bakımından karşılaştırılması halinde mümkündür.

Söz gelimi 1940’ta Büyük Diktatör ile faşizmi eleştiren Charlie Chaplin’in FBI tarafından solcu eğilimleri sebebi ile göz hapsinde tutulduğu bilinmektedir. Bununla birlikte Orson Welles, Arthur Miller, Bertold Brecht de HUAC ve FBI tarafından karaçalınmış ünlü entelektüel Hollywood simalarındandır. Politik marka yüzünü, Senatör McCarthy’nin oluşturduğu bu neo-engizisyon dönemi; solun Hollywood’da hayat imkânını daralttığı gibi devlet aygıtının, demokratik ya da faşist niteliğinden ziyade işlevsel bir muhalif olarak etiketlediği kimselere karşı giriştiği tasfiye hareketlerinde ne denli ortaklaşabileceği hakkında fikir vermektedir.

Hollywood Onlusu ve Dalton Trumbo

Bu noktada, meşhur Hollywood Onlusu’ndan ve onun mağrur üyesi Dalton Trumbo’dan bahsetmek, Elia Kazan’ın ideolojik tutumunu netleştirmek için önem arz etmektedir. Hollywood’da 1930’lu yılların başından itibaren sosyalist ve komünist fikirler yaygın karşılık bulmuş; çoğu aydın, Nazi Almanyası’nın görünür hale getirdiği faşizme, öteden beri süregiden emek sömürüsüne ve sınıf çatışmasına, sol literatür üzerinden karşı argüman üreterek muhalefet etmiştir. Fakat İkinci Dünya Savaşı bitip, dış siyasette iki süper güç olarak beliren Sovyet Rusya ile Birleşik Amerika kamplaşması; Amerikan solunun akıbetini doğrudan etkileyecek bir durum haline gelmiştir. Komünist Rusya ile mücadele teması, Amerikan iç ve dış siyasetinin ana izleğini oluşturduğundan Birleşik Amerika Komünist Partisi, giderek “içimizdeki İrlandalılar” muamelesi görmeye başlamış; Parti, bir ulusal güvenlik tehdit unsuru kabilinden değerlendirilir hale gelmiştir. “En iyi komünist, ölü komünisttir!” sloganlarının dolaşıma girdiği bu dönemde insanın insanca yaşaması fikri üzerine inşa edilen komünizm, sarkastik bir şekilde dehümanize edilmiştir.

Bu durum, Adam Curtis’in The Power of Nightmares: The Rise of the Fear of Politics adlı belgeselinde veciz bir şekilde işlediği üzere iç politikada kitleleri, şeytanlaştırılan bir fikir ya da figür yahut sembol veya ülke üzerinden korkutmaya dayanan bir motivasyonla çokça kullanılmıştır. Muhtemelen en aklı evvel SSBC politikacısının dahi Birleşik Amerika’yı işgal etme yönünde bir tasavvuru bulunmazken sıradan Amerikalılar yıllarca Sovyet işgali öcüsüyle korkutulmuştur. Kamuoyunda Sovyet Rusya ile eşitlenen komünist olma hali de bu vesile ile, Rus ajanlığı mertebesine denkleştirilmiş, böylelikle iktidarın arzulamadığı binlerce aydın, öğretmen, asker ve diğer meslek gruplarından komünizme sempati besleyen kimseler fişlenerek oyunun dışına çıkarılmıştır.

Rogin’e göre bu durum; Amerikan iç siyasetinde İkinci Dünya Savaşı öncesi kurulu bulunan işçi sınıfı ile burjuvazi çatışmasında, tarafların isimlerinin değişmesi olarak düşünülmelidir. Zira Moskova ajanı olarak etiketlenmiş -ya da etiketlenmeye meyyal- işçiler, orta sınıf aktivistler, entelektüeller, öğrenciler bir yanda devletin baskı araçları hala diğer yandadır. Bu bağlamda komünist tehdidinin Birleşik Amerika’da varlığını hissettiren işçi sınıfı ile kapitalist patron çatışmasını aşmak ve emekçi kitlesinin güçsüzleştirilmesi için girişilecek tüm hukuksuzlukları mazur göstermek için ustaca inşa edilmiş bir kâğıttan kaplan olduğu düşünülemez midir?

Öyle ki; Soğuk Savaş dönemindeki hukuksuz yargılama ve kovuşturma süreçleri, Sovyetler ile mücadelenin gereklilikleri bohçası içine atılarak meşrulaştırılmış, kişi hakları ve bizzat Amerika’nın kurucu babalarının deklare ettiği anayasa  çiğnenmiştir. Ek olarak; Micheal Paul Rogin, Amerikan politik kültüründeki şeytanlaştırmayı “countersubversive” tabiri ile tanımlamayı yeğleyerek, öteki olarak belirlenen bir kişi, grup, zümre ya da sınıfı; medya araçlarını kullanarak dolaşıma sokulan yaftalayıcı imaj ve metinler aracılığıyla canavar haline getirme ve onu insandışılaştırma olarak açıklar. İnsandışılaştırılan kişi, grup, ya da sınıfın aileyi, mülkiyeti, kişisel ve ulusal kimliği tehdit ettiği vurgusu üzerinden işlerlik kazanan; bizden/öteki, iyi/kötü gibi ikiliklere dayanan countersubversive anti komünist söylem, medya mesajlarına maruz kalan kişileri duygusal ve bilişsel olarak etkileyecek, onların ilkel korkularını kışkırtacak şekilde kodlanarak hazırlanmıştır.

Savaş bittikten sonra Hollywood’da tam bir solcu avı başlatılmış, HUAC gibi resmi kurumların yanında başkanlığını dört yıl boyunca üstlenen John Wayne gibi ünlü simaların mensubu olduğu Sinemada Amerikan İdeallerini Koruma Birliği (MPAPAI) gibi muhafazakâr, yarı resmi ve organik örgütlenmelerin işbirliği aracılığı ile Komünist Parti’ye üye olmak türünden suçlamalar ile sayısız kariyer sona erdirilmiştir.

Bir bakıma Soğuk Savaş dönemi propaganda makinesi, Amerikan iç siyasetinde, hayali bir komünist düşman yaratarak Birleşik Amerika’yı seven binlerce kişiyi kıymıştır. Dalton Trumbo ise  kendi alanında bu fişleme hareketinde gedik açabilmiş ilginç ve ilham veren bir şahsiyet olarak, devlet makinesine kısa devre yaptırabilmiş nev-i şahsına münhasır bir figür olarak öne çıkmaktadır. Başarılı bir senarist olarak dönemin önde gelen yapım şirketleriyle -MGM gibi- çalışan Trumbo, kırklı yılların başında komünist fikirlere sempati beslemeye başlar. Buna mukabil Hollywood işçilerinin özlük haklarının iyileştirilmesi, savaş karşıtlığı gibi konularda aktivist bir tavır alır ve ideolojik duruşunu hiçbir zaman inkâr etmez. Bu tavizsiz konumun yerleşik düzen içindeki kimseleri rahatsız etmesi gecikmez; Trumbo, 1947 yılında HUAC tarafından sorguya çağrılır. Takip eden süreçte isimleri komünizmle anılmış dokuz kişiye büyük film şirketlerinin iş vermeyeceği ve var olan kontratların iptal edileceği beyan edilir. Hollywood Onlusu olarak bilinen bu aktivistler, sistem tarafından tümüyle izole edilmiştir. Üç yıl sonra hapse atılan Trumbo, bir yıl mahpus kaldıktan sonra B sınıfı film çeken bir stüdyoyla müstear isimle senaryo yazmak için anlaşır, aynı yoldan Onlu’nun geri kalanına da iş sahası açar. Kara listede iken iki farklı isimle iki kere en iyi senaryo Oscar ödülüne sahip olur. Kirk Douglas’ın Spartacus’ün jeneriğine ismini yazdırması ve ünlü yönetmen Otto Preminger’in kamuoyuna yeni filmi Trumbo ile çalışacağını beyan etmesi senaristin karalisteyi bypass etmesini sağlar. Dönemin başkanı Kennedy’nin Spartaküs filmine destek verdiğini ima etmesiyle Trumbo üzerinden fişleme tümüyle son bulur fakat HUAC, 1975 yılına kadar aktivitelerine devam eder. Bu bağlamda ilgililerin 2015 yapımı Trumbo adlı filme göz atmaları şiddetle tavsiye edilir.

Elia Kazan ve “Viva Zapata” Filminin Neliği

Birleşik Amerika’ya göçen İstanbullu bir Rum ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Elia Kazan, Yale Üniversitesi’nde tiyatro eğitimi almıştır.  Amerikan Komünist Partisi’ne 1934 yılında üye olan Kazan, arkadaşı Philip Loep ile birlikte Oyuncuların Eşitliği Derneği’nde aktif faaliyet göstermiştir. Komünist Parti’den iki yıl sonra yoğun hiyerarşiyi gerekçe göstererek ayrılan yönetmenin, Amerikan eğlence sektöründeki yeri ve önemi, onun 1952 yılında Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi’ne (HUAC) 1930’lı yıllarda birlikte çalıştığı “yoldaşlarının” isimlerini vermesinden bağımsız düşünülebilecek halde değildir.

Bir eski komünist olarak Kazan’ın, arkadaşlarına ihanetinin gölgesini üzerinde taşıyan Viva Zapata filmi; Meksika Devrimi’nin en önemli figürlerinden Emiliano Zapata’yı yukarıda silueti çizilen, mütehakkim Soğuk Savaş Hollywood’unda nasıl ve neden anlatmıştır? Topraksızlaştırılan köylüler için özgürlük ve adalet isteyen bir komünist lider olarak Zapata’nın Birleşik Amerika’nın Soğuk Savaş statükosuna bağlı kalışı, HUAC ve MPEPAI gibi örgütler ve benzeri kişi ve kurumlar aracılığı ile, sürekli sigortalanan bir ideoloji makinesi tarafından çekilen filmi, bize ne söylemek istemektedir?

Bu bağlamda Kazan’ın, Saturday Review’e yazdığı makale ufuk açıcı olabilir. Yönetmen bu yazıda; Zapata’nın filmde gücü ve iktidarı reddettiğini buna mukabil hiçbir komünistin gücü reddetmeyeceğini, Zapata karakterinin çok eski bir ilkeye bağlı olduğunu ve bireyci yönünün ağır bastığını belirtmiştir. Ek olarak netameli bir tarihi şahsiyeti işlemenin tehlikeli sonuçlarından ötürü filmin çekimine ayak direyen 20th Century Fox şirketinin başkanı Darryl Zanuck, öncelikle senaryoya Hollywood klişelerinin dâhil edilmesini istemiş fakat yine de metnin son halinden bütünüyle tatmin olmamıştır. O sebeple film, yapım şirketinden talep ettiği bütçeyi alamamış bundan ötürü orijinal metinde yer alan savaş sahnelerinin bir kısmı çekilememiştir. İlginç olan husus Kazan’ın Zanuck’u ikna etmek için, yarattığı kurmaca karakter Fernando Aguirre’yi, bir anti komünizm eleştirisi olarak sunmasıdır.

Filmde, bir profesyonel devrimci olarak çizilen Aguirre, çıkarlarına ters düştüğü için Zapata’yı bile öldürebilecek denli kötü biri olarak resmedilmiştir. Zaten bu süre zarfında çekilen filmlerde komünist tipi, aile kurumunun birliğini tehdit eden, onları birbirine düşüren, ihanet edip kumpas kuran sıradan insan gibi görünen, ama esasında gizli şeytan olan öteki olarak dolaşıma sokulmuştur.

Zanuck’u ikna etmek için: “Sevgili Darryl, bir komünist olarak bu adamdan daha yıkıcı biri olabilir mi?” diyen Kazan, Jeff Young’a verdiği bir röportajda “birer eski komünist olarak John (Steinback) ve ben, Zapata’nın hikâyesini anlatarak Sovyet Rusya’da liderlerin ilerlemeci ve geleceği gören bir politika üretmektense baskıcı ve reaksiyoner olduğunu metaforlar aracılığıyla göstermeye çalıştık.” demiştir. Bu iki açıklama Viva Zapata’nın politik konumlanışı hakkında birinci elden fikir vermektedir. Steinback’in filmin sonunda Brando’ya söylettirdiği güçlü lider aramayın sadece kendinize güvenin minvalindeki tirat ise Sovyet Rusya’daki reel politik yapıya kalitesiz bir dokundurma olarak düşünülebilecek haldedir. Fakat Kazan’ın bireycilik vurgusu da boşuna değildir zira Rogin’e göre Soğuk Savaş dönemi anti komünist filmlerinin ortak teması; komünizmin, özel hayatı yok edeceği, bireyi ortadan kaldıracağı ve kişileri köleleştireceği yönünde şekillenmiştir.

Guardian’dan Alex von Tunzelmann’a göre Viva Zapata, Kazan’ın komünist geçmişinin ve sisteme angaje olma arzusunun tuhaf bir karışımıdır. Bir yanda devrimci lider, Meksikalı romantik Robin Hood gibi övülürken diğer yanda elle tutulur bir Amerikancılık övgüsü görülebilir haldedir. Söz gelimi devrimin ilk yıllarında doğal lider olarak ortaya çıkan Francisco Madero’nun Teksas’taki sürgün hayatıyla alakalı olarak Zapatist gerillalar kendi aralarında Amerika’da politik göçmenlerin korunduğunu orada demokrasinin olduğunu ve başkanın halkın rızasıyla onları yönettiğinden bahseden ilginç bir diyalogda bulunurlar. Yazara göre film, tarihi tutarlılık açısından oldukça başarısız fakat Kazan’ın politik tutumunu göstermesi bakımından oldukça aydınlatıcıdır.