Klasik tanımlamaların dışında yoksulluğun bir başka hali var. Bunu anlamak için Türkiye’nin birçok iline gitmek ya da karış karış gezmek gerekmiyor. Nitekim bunu gerçekleştirmeye çalışmak iyi bir deneyim olsa da zaman yaratma fırsatı olmayan kişiler için bu bir lüks. Ama yine de iyi bir gözlem ve analitik bir çalışma yürütmek veya toplum içerisinde gözlem yapan bir birey olarak aktif yer alıyor olmak bir bakıma yeterli oluyor.  İstanbul kozmopolit bir şehir ve kucak açtığı gibi boğazınıza sarılıp silkelemekte de üzerine yok. Bu artık normal karşılanır olsa da her büyükşehir gibi bu şehrin de ağır bir yükü var. Tüm İnsanlar mutsuz, yılgın ve de şimdilik yalnızca ölene dek hayatta olsa yetecek gibi yaşıyor.

Bireyler, yaşamak istese de buna vakti ya da imkanı yok. Ya çok çalışıyor ya da çalışmak zorunda kalıyor. Fakat her ihtimale karşın elbette yorulan ve yıpranan da o oluyor. Şehre ilk gelindiğinde büyülenenler olduğu söyleniyor. Fakat burada doğan bizler için bu hissi hiçbir zaman tatmamış ya da hiçbir zaman tatmayacak olmak garip. Yine de bu herkes için göreceli bir kavram, ama her şey göründüğü gibi değil! Türkiye’deki tüm büyükşehirlerin, kendi gibi büyük sorumlulukları olduğundan söz etmiştim. Ekonomik gerçeklikler bu şehirde kurulan hayallere gem vuruyor. Düşük mesai ücretleri ve kayıtsız çalışma, mesleki yetersizlik, kırsaldan yeni yaşam alanlara yapılan bu göçler rekabeti zorlaştırıyor. Şartların zorlaşması ise bireye, ekonomik gerçekliğini anbean hissettirirken yaşam mücadelesine ortak ettiği birçok alan açılmış oluyor.

İstanbul’da kenar mahallesi diye adlandırılan birçok yerleşim yerinde ödenen bir ev kirasıyla Anadolu’nun pek çok yerinde kiralık da olsa müstakil bir eve sahip olunabiliyor. Trafik içerisinde sıkışmışlık hissi, her gün yolda geçirilen birkaç saatlik bu süreçlerden bahsetmek bile yersiz. Güvensizlik ve pek daha fazlasıyla İstanbul türevlerine göre bir metropolden daha fazlasını kapsıyor. Çeliştiğimiz ama vazgeçemediğimiz şeyin adı ise mutsuzluk. Her ne olursa olsun bu şehirden gitmek kolay olmuyor. Yaşanan birçok mutsuzluğun en temel sebebi ekonomik kaynaklara dayanıyor. Popülasyon sebebiyle ilçe genelinde değişimler ve sürekli olarak alınan göç dalgası ile durdurulamaz bir hal alıyor. Ve biliyorsunuz; bu şehir aslında bu ülkenin kalbi. Fakat yoksulluğu daha derin tahlil edilmesi gerekiyor. Şimdilik kayıtlı on beş milyon insanın yaşadığı bu şehir İstanbul, daha nice göçler alacak gibi duruyor. Bu rakamın gerçeği yansıtmadığını söylemek de fayda var. Kırsal kesimden büyükşehirlere başlayan yeni yerleşim yeri bulma dalgası günümüzde halen sürüyor. Değişkenlik gösterse de komplike şekilde gelişen bu popülasyon ise modern kentleşmenin belki de en önemli unsuru. Devam eden ve durdurulamayan bu akış, başta İstanbul olmak üzere tüm büyükşehirler için bir tehdit olarak algılanıyor. Ki kozmopolit şehirlerin başlıca temel sorunu bununla sınırla olmasa da birçok alt başlık bulunuyor.

Göç dalgasının halen sürdüğünü ve gelecekte çeyrek asır kadar daha süreceği büyükşehirler için önüne geçilmesi gerekilen bir sorun olarak güpegündüz önümüzde duruyor. İstanbul, en son araştırma neticesine göre yüz yirmi dokuz ülkeden daha kalabalık bir nüfusa sahip. Durum bu iken; toplumbilimciler için de zorlu bir maraton bekliyor. Çünkü her birey kişisel ve ananevi birçok unsuru da bu kadim şehirlere taşıyor. Değişen ve sürekli olarak tehdit olarak görülüyor. Öte yandan yoksulluk, tarihin her döneminde olduğu gibi günümüzde de birçok ülkenin baş etmek zorunda kaldığı en önemli toplumsal sorunlardan birisi olarak tazeliğini koruyor. Bu toplumsal sorunu önleme ile ilgili olarak tarih boyunca çeşitli çözüm yolları üretilse de sonuçlar tatmin edici bir boyuta ermiyor. Nihayetinde değişen toplumsal şartların sonucu olarak farklılaşan ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve psikolojik faktörlerin etkisi ile yoksulluk sorunu gün geçtikçe daha komplike bir hal alıyor.

Her şeyden önce ekonomik faaliyetlerin en önemli yapı taşlarından biri olan iş gücü gereksinimine katkıda bulunamayan yoksullar, içinde bulundukları toplumda ekonomik yönden risk faktörü olarak görülüyor. Bu bağlamda toplumsal emek sürecine katılmayarak, yalnızca sosyal yardımlarla geçinme durumu ile de ülke ekonomisi için önemli bir problem teşkil ediyor. Konuya ilişkin en temel tartışmalar ekonomi ekseninde yapılmakta. Bu öncül çalışmalar ve tartışmalar sosyoekonomik özellikler ön planda tutularak yapılmış olsa da artık daha bütüncül bir yaklaşımla sorunun ele alındığını söylemek mümkün. Ve söz konusu yaklaşımların etkisiyle ile de yoksulluğu en azından iyileştirmeye yönelik adımların atılmasını kolaylaştırdığı da bir gerçek.

Yoksulluğun ne olduğu ve hangi açılardan tartışıldığı, yoksulluğa ilişkin kavramları, bu durumun izlediği süreçler teorik düzlemde ele almaya çalışacaksak, bence ilk önce sosyal dışlanma kavramından bahsetmek gerekiyor. Çünkü sosyal dışlanmayı kavramsal açıdan anlamaya ve anlatmaya çalışmak için literatürden de öte olgular barındırıyor; bu kavram ise pek çok kuramcı tarafından farklı şekillerde ele alınıyor. Ayrıca toplumsal düzeyde, yetersiz sosyal uyumu ve bütünleşmeyi ifade etse de tüm bunlar genelgeçer bir tanımı oluşturmayıp, bireylerden oluşan ahlaki bir düzeni de içerisini kapsıyor. Tam anlamı ile de düzenin bir parçası olmaktan çıkmak anlamına geliyor. Elbette konuyu kültürel bir süreç olarak değerlendirenler olduğu gibi, ekonomik süreçlerle ilgili bir olgu olarak düşünenler de yok değil. Nitekim sosyal dışlanma tarihsel süreçte yoksulluk tartışmalarının neresinde durduğu ve küresel kapitalizmin hız kazanması ile birlikte kavramın ne ölçüde görünür hale geldiğini tartışabiliriz.

Dışlanmaya değişken açılardan bakıp, değerlendirildikten sonra, bu olgunun son dönemde tartışılmadığını fark edebiliyor olsak da nedenselliği, nesnel boyutları ve sonuç öbeğine baktığımız zaman sosyal dışlanma, aslında belirtildiği gibi, küresel kapitalizm dönemine özgü bir kavram. Bahsi geçen bu terim için yapılan tanımlar konunun hangi açıdan ele alındığına göre değişiklik gösterebilir. Kimi odaklarca bazı tanımlar sayesinden kimlerin dışlandığına yanıt verebilir. Fakat kelimenin tam anlamı ile bizleri içine çeken bu sarmal, fiziksel engelli ve yoksulların hangi sebeple dışlanmaya neden olan süreçler irdelenmesi ile üstü kapatılır bir hale geliyor. Öyle ki; sosyal dışlanmaya kimlerin dâhil olduğu sorusuna cevap verebilsek de bireylerin sırf ait oldukları gruplardan ötürü sahip oldukları bir sosyal kimliklerini yok sayılmasının anlamsızlığıyla baş başa kalabiliriz. En azından şu güne dek bu durum öyle cereyan etti. Yoksulluk ve dezavantajlılık tartışmalarına yeni bir ivme kazanması 1980’li yıllarda, gelişmiş ülkeler ile birlikte başladı. Gerek sosyal ve politik, gerek kültürel ve ekonomik dezavantajların birikmesi sonucunda ise sosyal dışlanma ile oluşan kısır döngüden söz etmek de gerekiyor.

Toplumsal düzeyde, yetersiz sosyal uyumu ve bütünleşmeyi ifade ederken; bireysel düzeyde ise toplumdaki sosyal aktivitelerde yer alma yetersizliği ile anlamlı sosyal ilişkiler kuramamayı kapsıyor. Ne de olsa bu sosyal dışlanma, bireyin toplum ile bütünleşmesini sağlayan sivil, politik, ekonomik ve sosyal haklara ulaşamaması olarak tanımlanabilir. Eşitsizliği ortaya çıkaran altyapısal nedenlerin değişmemesi ve daha geniş kesimleri etkilediği de pek bir olası görünüyor. Fakat işsizlik, düşük ücretle çalışma, yoksulluk, gelir dağılımı dengesizliğiyle kendini gösteriyor. Tüm bunlar sosyolojik olduğu kadar, psikolojik etkiler ile de alakalı. Ama unutulmamalıdır ki; çalışmanın temel problemi, sosyal dışlanma ve güvencesizleştirmenin de sonucudur. Nitekim kent yoksulluğunun sebebi, güvencesizlik ve sosyal dışlanma ile birlikte birbirlerini yeniden var etmesidir. Peki, bu yaşanılan durumun karşılığı tam olarak yoksulluk ile mi alakalı, yoksa amiyane tabiriyle yoksunluk mu?

Hiç kuşkusuz sorumuzun cevabı göreceli olabilir. Fakat yoksulluk sınırında yaşamak veya ekonomik standartların alt seviyelerinde bir yaşam sürmek ve buna mecbur bırakılmış olan bireylerin toplumda dışlandıkları ve ayrımcılığa tabi oldukları gerçeğini değiştirmez. Tabii, yoksul olmak da o bireylerin suçu olarak atfedilemez. Bu durumu değiştirmek için bir irade ortaya koymuyormuş gibi suçlanmaları ve hatta toplumsal parazit olarak algılanıyor olmaları da görülen bir diğer gerçek, ama bilinmelidir ki; her bireyin yoksul, eğitimsiz, bedensel/zihinsel engelli veya işsiz olması sosyal dışlanmaya sebebiyet vermemeli. Bu doğrultuda herkesin eğitimli, üst gelir grubu mensubu veya kariyer sahibi olmuş kimseler olması da beklenmiyor. Fakat toplum tarafından bu olağan karşılanıyorken, bir diğer yandan yoksulların sosyal dışlanmaya maruz kalması sıradanlaştırılıyor.

Cinsel tercihlerin, etnik özelliklerin, farklı ve renkli kimliklerin, dogmatik sebepler dışında birinin bir diğer kişiden farkı olması ya da görünüyor olmasını dahi çepeçevre engelleyen bu tipolojik ayrımlar, dengelerin revizyona uğramasına sebep oluyor. Gariptir ki; yoksulluğun yalnızca sosyal dışlanma çerçevesince değerlendiriliyor olması ve hatta bu konuda en önemli kıstasın da bu olması bir yanlışa doğru denmesini sağlıyor. Çünkü sosyal dışlanma ile birlikte kazanılan dezavantajlar, her toplumda farklı algılanıyor. Sosyal statüler, bazı bireyler için normalken, belli birileri için ise bir dışlanma sebebi. Bunlar arasındaki fark, farklı algılandığı için toplumun farklı değer yargılarının sosyal dışlanmışlığı ve ona karşı olan tepkileri etkilediği ile alakalı. Geçmişe bakıldığında ise toplum, içerisinde statünün doğuştan getirdiği özelliklere bağlıydı. Kast örgütünde bir brahman sınıfından ya da hür veya köle sınıfından gelmek sosyal statüyü belirleyen ana etkenlerdi. Çağ değişti, günümüz dünyasında bazı şeyler ise revize edilmeden güncelliğini korudu. Terimler, sıfatlar değişti. Ama asla bu metafor eskitilemedi. Ve hatta gün geçtikçe kendini daha bir yeniledi. Rol karmaşası denilen bir olgu sebebi ile de şu an dahi bireyin toplum içerisindeki yeri o kişinin statüsünden besleniyor. Bu açıdan bakıldığında statü, bir kişinin toplum içerisindeki konumunu ve kim olduğunu gerçekten de belirtir mi?

Toplum içerisindeki tabakalaşma süreci, en temelde insanoğlunun bir arada beraber yaşama güdüsüyle ortaya çıkan bir kavram olarak öne çıkar. Ve toplumların temelinde yer alan katmanlaşma ise farklı şekiller ve farklı normlarda görülür. Buna göre tabakalaşmanın, toplumun sosyal yapısından bağımsız olduğunu söylemek pek de mümkün görünmüyor. Sosyal tabakalaşmada hiçbir tabaka diğerinden kesin çizgiler ile ayrılması da söz konusu olamıyor. Tabii ki zamanla toplumdan topluma değişebilir, ama en nihayetinde sosyal statü, bireye birtakım sorumlulukları da beraberinde getirir. Sosyal statü gelir düzeyi ile de tam olarak alakalı değil. Aile bireylerinin ve bir kuşak öncesinin eğitimleri ve iş durumlarına göre belirlendiğini de unutmamak gereklidir. Bir başka deyişle sosyal statü, doğrudan gelir gruplarını yansıtmıyor. Ancak, sosyal statü tanımı ile gelir grubu tanımını aynıymış gibi düşünmek de bir yanlışı doğuruyor. Statü bize, başkaları ile karşılaştırıldığında, bireyin sosyal yerinin neresi olduğunu anlatmış oluyor. Oysa sosyal rol öyle değil. Sosyal rol, bize kişinin ne yaptığını anlatmaktadır. Ne de olsa sosyal rol geçici değildir. Çünkü yüksek gelir grubunu hedeflemek tamamen sosyal statüye dayandıklarında kitle tanımında bir yanlışlık söz konusu oluyor. Buna göre de, “eğitim seviyesi yüksek ise gelir seviyesi de yüksektir” ya da “geliri düşük ise eğitim seviyesi de düşüktür” gibi genellemeler ile oldukça sık yapılan hatalar bütünüdür. Basit bir örnekle; konuşmalardaki değişiklikler dahi buna bir izdüşüm olabilir. Bilinçli veya bilinçsiz olsa da ses karakterleri, sosyal statüyü iletmek için en önemli bir yol olduğu herkes tarafından bilinir. Hem kadınların hem de erkeklerin, baskın ve prestijli olduğunu düşündükleri kişilere cevaben farklı eğilimler gösterdiği de geçmiş yıllarda yapılan araştırmalarca ortaya konulmaktadır.

Örneklerimizi derinleştirelim. 2017 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin yürütmüş olduğu, İstanbul Kalkınma Ajansı tarafından da desteklenen “Mahallem İstanbul Projesi”ne göre çarpıcı bir araştırma yapılmıştı. Bu araştırmada İstanbul’daki en yüksek sosyoekonomik statüye sahip olan yirmi mahallede İstanbul nüfusunun yüzde 1.6’sı yaşamakta olduğu elde edilen bulgular arasındaydı. Bu araştırma detaylarına az sonra değineceğiz elbette. Fakat belirtmek istediğim şey tam olarak şu ki; İstanbul’un tatlı bir pasta evet, ama bu pastanın en büyük dilimini işte bu 1.6’lık kısım afiyetle yiyor. Geriye kalanlar ise toplumun dezavantaj sahibi olarak gördüğü bir kesim. Konu ile ilgili olarak İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, yapılan analizlere göre, İstanbul’da ortalama hanehalkı gelirinin aylık 4 bin 308 TL olduğunu, bu değerin 51 bin 696 TL’ye denk geldiğini belirtmişti. Buna göre sosyoekonomik statüsü düşük grupta yer alan mahallelerin nüfustaki karşılığı yüzde 35.1 olurken, bu grupta dört yüz on yedi mahalle bulunuyor. Bu da bir bakıma gelir döngüsünün ekseriyetini ve sosyal statünün ortaya konulmasını sağlıyor. Bu sonuçlar ışığında İstanbul’da her üç kişiden birinin düşük sosyoekonomik statü grubunda yer aldığı görülüyor. “Mahallem İstanbul” projesi kapsamında İstanbul’un var olan dokuz yüz elli dokuz mahallesi incelenerek sosyoekonomik statü değerleri saptandı. Elde edilen verilerden hareketle İstanbul’daki mahalleler sekiz farklı kategoride sınıflandırıldı.

İlçelerdeki ortalama hanehalkı gelir düzeylerine bakıldığında, Beşiktaş, Kadıköy, Bakırköy, Şişli, Sarıyer ve Üsküdar’ın hanehalkı gelir düzeyinin yüksek olduğu gözlemlendi. Beşiktaş’ta aylık ortalama hanehalkı geliri 10 bin 560 TL, Kadıköy’de 9 bin 25 TL, Bakırköy’de 8 bin 845 TL, Şişli’de 7 bin 822 TL, Sarıyer’de 7 bin 308 TL ve Üsküdar’da 6 bin 987 TL olarak belirlendi. En yüksek sosyoekonomik statü sıralamasında ikinci grupta yer alan elli sekiz mahalle ise nüfusun yüzde 4.9’lük bir kısmını kapsıyor. İstanbul’da yaşayan her yüz kişiden 6’sı yüksek gruplarda yer alıyor. Orta grupta yer alan mahallelerin sayısı yüz yirmi dokuz iken, bu mahalleler yaşayanlar İstanbul’un yüzde 42.2’sini temsil ediyor. Öte yandan aylık ortalama hanehalkı gelirinin en düşük olduğu ilçelerin ise 2 bin 30 TL ile Arnavutköy, 2 bin 128 TL ile Çatalca, 2 bin 172 TL ile Sultanbeyli ve 2 bin 187 TL ile Sultangazi oldu. Buna göre sınıfsal ayrımın yapıldığı ve gözler önüne serildiği, dezavantajlı olarak belirtilen grup tam olarak bu kişiler oluyor.