İnsan, iki ayak üzerinde dik biçimde, dille sözle dolaşan demektir. Yani denilebilir ki insan muhabbetiyle insandır. Muhabbet ise konuşmanın ötesinde “ben” ve “öteki” arasında iki tarafın da tüm varlığıyla kurabileceği bir sevgi ortamını ifade eder. Ancak, kimi zaman dostlarımız sesimizin, gözlerimizin, ellerimizin ulaşamayacağı coğrafyalarda kalır. 2011 yılında Suriye’de başlayıp durdurak bilmeden yayılan karanlık da tam olarak böyle bir yalnızlığa denk düşüyor.

2011 yılında, Suriye’de Arap Baharı’nın doruk noktasına ulaşmasını takiben Özgür Suriye Ordusu’nun kuruluşu, Dostlar Grubu ve Türkiye’nin sürece dahil oluşu, Vekalet savaşı, Irak Şam İslam Devleti ve kimyasal silahlar derken on üç milyondan fazla Suriyeli ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Çoğunluğu Suriyeli kadın ve çocuklardan oluşan üç milyon altı yüz binden fazla insan ile en fazla göç alan ülke ise Türkiye oldu.

Bazen, her ne kadar korksam da karanlıktan, yumuyorum gözlerimi ve onu görüyorum: bir baba can hişar, çığlık çığlığa, etrafındaki dehşeti savuştururcasına koşuyor ormanın içinden. Yırtıp geçiyor duvarları, sınırları, bombaları, evsizliği ve Suriye’den Türkiye’ye varıyor. Adını bilmediğim bu varlık “şanslı” olanlardan. Ne kıyıya vurmuş 1095 günlük canı, ne beşini kaybettiği ve birini ta içinde sakındığı bir ana kendi ağırlığını dahi taşıyamayan o botta. Sonra şairin dediği geliyor aklıma “giden değil, kalandır terk eden”. Ülkesinden göç eden Suriyelilere karşı Türkiye’de yaşayan insanların genel olarak savaş kaçağı gözüyle baktığı az çok bilinen bir gerçek. Ancak bu tutumu etkileyen birçok değişken bulunuyor.

Sosyal Kimlik Kuramını (SKK) temel alarak yapılmış deneysel çalışmalar gösteriyor ki ulusal kimlik özdeşimi arttıkça yaşanmakta olan krizin sorumlusunun Suriyeli göçmenler olduğu düşüncesi daha da ikna edici geliyor. Yani Türkiyeli bir birey kendisini Türklükle ne kadar tanımlıyorsa Suriyeli göçmenlerin ülkesini terk etmekle korkaklık ettiği düşüncesine o kadar inanıyor. Dış grup üyelerine karşı uzlaşmacı olmayan bir tavrı örgütleyen bu davranışsal eğilim, aslında iç grup üyeleri arasındaki bir aradalığı pekiştirme işlevine sahip. İki yönlü bir biçimde, kişi Suriyelilere karşı negatif tavır sergiledikçe, ait olduğu gruba yani ulusuna karşı daha yoğun ve samimi bir bağ hissediyor.

Kimimiz ait olduğumuz yere yaslanıp tutumlar sergiliyoruz, kimimiz ise savruluyoruz, ne yapacağımızı bilemiyoruz, çaresiz hissediyorz. Misal ambulansın içinde öylece boşluğa bakan o çocuk… Gidecek yerimiz olmuyor böyle durumlarda, ait olduğumuz yeri bir insansız hava aracı yakıp geçmiş oluyor arsızca. Ve laf gene dönüp dolaşıp insan olmaya geliyor. İnsan ki o, aslında iki eli olan bir varlıktır, olur ya bir kendini bilmez gelir çelme takar, düşeni tutup kaldırmak için vardır o eller. Çünkü, William James’in dediği gibi “biz denizdeki adalar gibiyiz, görünürde ayrı fakat derinlerde bir arada olan”.