“Sosyoloji bir bilim midir?” sorusuna sosyolojinin içinden hayır yanıtını veren insanların bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz. Sosyolojinin bir nevi sanat veya zanaat olduğu üzerine yazıp çizenler, kitaplar yayınlayan büyük isimler de bulunmakta. Belirli bir açıdan da haklılar. Eğer sosyolojiyi toplumsal ilişkilenme biçimleri üzerine üretilen her bilgi türü ve bunların yürütülen her pratik karşılığı olarak ele alacak olursak sosyoloji yalnızca bilimsel değil aynı zamanda sanatsal ve zanaat türü aktiviteleri de içeren geniş bir zemine yayılır. Kurucularından birisinin de Marx olduğu bir disiplinin hele hele de praksis gibi teorinin gerçekleştirilmesi üzerine temel bir kavramı operasyonalize etmesi temelinde düşünüldüğünde sosyolojinin zaten öncülü olan sosyal fizik disiplininden farklı gelişeceği aşikardır. Bu durumda sosyolojinin aslında bilimsel aktiviteleri, kuramları ve şüpheciliği de içeren ancak bunların ötesinde bir kapsama alanı olan bir disiplin olarak ele alınması doğal gelmektedir. Fakat bilimsel olanla olmayan çarpıştığında ne olur, taraflar alanın ruhu için mücadele etmeye kalkışırsa neler yaşanır?

Bu tür mücadelelerin daha önce yaşandığını hepimiz biliyoruz. Pozitivist gelenekten en ciddi kopuşun gerçekleştiği 60’lar, feminist ve azınlık hareketlerinin alana hareketlendiği 70’ler, post-modern devrimli 80’ler der iken, sosyoloji standart bir bilimin sahip olmadığı kadar fikri çeşitliliğe ve akıma sahiptir. Bu çok sesliliğin büyük bir zenginlik kaynağı olduğu fikri ise 90’larda alana yerleşmeye başlamıştır. Özellikle küreselleşme esnasında sermayenin hareketine sorun çıkartabilecek kültürel bariyerlerin görece daha rahat aşılabilmesi amacıyla öne sürülen çok kültürlülük yaklaşımı alan içinde de böylesi bir harmoni durumunu ilgi çekici kılmıştır. Ancak tüm bu sanat ve zanaat yüklü aktivitelerin bilimsellikten uzaklaşırken göz ardı ettikleri bir yeti şimdi akademik camianın kendi kendisine dönüp sorguladığı bir meseleye dönüşmüştür; sosyal bilim anlayışı!

Bilimin temel amaçları ve araçları üzerine sayısız bilim felsefesi ve tarihi kitabı bulabilirsiniz. Merak, anlayabilmek, kar elde edebilmek, kültür, paradigmanın kendisini sürdürmeye çalışması ve daha nice fikir. Hepsinin ortak bir noktası ise şu soruyu cevaplamakta yatmaktadır, bilim kalan bilgi türlerinin işe yaramadığı yerde neden işe yarıyor, onu sanattan, ahlaktan, etikten, politikten ne farklı kılıyor. Bu sorunun şimdiye kadar kesin bir cevabının verilememiş olması, hatta son oyuz küsur yıldır verilemeyeceğine de inanılmış olması biraz da bize bir şeyi işaret ediyor: “Belki de soruyu yanlış soruyoruz?” Soruyu bilimin öncülüğüne bakarak değil çıktısına bakarak cevaplamak, sorunun soruluş biçimini değiştirmek bir anda işlerin çehresini değiştiriyor ve yanıta ulaşabiliyoruz. Bilim bize öngörü yeteneği sunuyor.

Tarihe bakıldığında astrolojinin ilk bilim dallarından birisi olduğunu görmek sıkı bilim savunucularını hep rahatsız etmiştir. Oysa bu gülünçtür, zira şu anda bilimsel aktivitelerin içeriği ve güvenilirlik oranları değişmiş olsa dahi hiçbir doğa bilimi antik insanların astroloji aracılığıyla erişmeye çalıştığı yetinin ötesinde bir şeyi hedeflemiyor; kahinlik yetisi. Soruyu örneğin Tübitak neden sokakta bize on liraya fal bakmaya çalışan insanları desteklemiyor da üniversitelerdeki akademisyenlerin kahinlik çalışmalarını destekliyor diye soracak olursak da karşımıza çok basit bir cevap çıkıyor, çünkü üniversitedeki akademisyenin kahinlik yapmak için kullandığı yöntem falcınınkinden çok daha iyi çalışıyor! Türkiye örneğinde daha iyi çalışmadığı durumlar da yok değil, ancak tek tek örnekler yerine bütüne bakınca argüman anlam kazanıyor. Yani kısacası bilim tarih içerisinde pek çok özelliğini değiştirmiş olsa dahi temel çıktılarından birisi olan öngörü sağlamayı hiç kaybetmemiş görünüyor. Bu durumda da şunu düşünebilmek daha kolay hale geliyor, bilimi merak veya pratik fayda gibi nedenlere bağlamak yerine bir niçin sorusuna bağlamak alandaki değişimleri analiz etmekte daha çok işimize yarayabilir.

Sanatın ürettiği bilgi işlevsel olarak öngörüden ziyade içgörü sağlamak üzerinedir. Bir portreye baktığınızda o insanın gelecekte nasıl hastalıklar geliştirebileceğini anlamak o kişiye dair bir his kazanmaya kıyasla çok çok daha nadiren rastlanan bir hadisedir. Bir savaş tablosu veya dinleti bizde çok özgün, anlamlı ve hem kendimizi hem de dünyayı farklı gözle görmemizi sağlayan hisler uyandırabilir. Hisler dünyayı değiştirebilir. Haksızlığa karşı hissedilen öfke, adaletsizliğe karşı duyulan tiksinti ve bizden azına sahiplere karşı duyduğumuz borçluluk hissi herhangi bir akademik kuramdan çok daha gerçek sonuçlar doğurabilir. Bu bağlamda eğer sosyolojiyi yalnızca bir sosyal bilim olan dar anlamı yerine geniş zeminde ele alırsak sanatı da içermesi işten bile değildir.

Günümüzün siyasetinin hisler üzerinden yürütüldüğü lafına her yerde denk gelirsiniz. Artık gerçeklerin bir anlamı kalmadığının, hakikatin ötesinde yaşadığımızdan dem vurulması gündelik bir olaydır. Bunlardan en çok yakınan kesim ise batıdaki sosyal demokratlardır. Oysa bundan yalnızca on beş yıl önce, küreselleşme rüzgarları beraberinde çok-kültürlülüğün vaatlerini taşırken hisler üzerinden yürüyen siyaset bu kesimin en değerli varlığıydı. Beyazların suçluluk duygusuna hitap eden politika önerileri batının kapılarını gelişmekte olan ülkelerdeki herkese açmaları gerektiğini söylüyor. Üstüne üstlük bu kesimlerin hepsine sosyal refah sağlanması gerektiğine, bunun batının kolonyal geçmişinden kalan bir kan parası olduğuna herkesi inandırmaya çalışmakta bir sıkıntı görmüyordu. Ancak ortada bir problem vardı, hisler öngörü üretmekte gerçekten çok kötü araçlardı.

Örneğin İsveçliler kendilerine ‘kültür getirecek’ Orta Doğululara büyük anlam yüklemişlerdir. Öyle ki çok-kültürlülük İsveç’i hem kültürel hem de iktisadi olarak geliştirecek, daha önce nüfuz edemediği piyasaları İsveç sermayesine açacak ve bölgeye dair siyasi etki de kazandıracaktı. Elbette Orta Doğu’dan gelecek kültürün kötü yanlarını düşünmek veya tartışmak kimsede iyi hisler uyandırmayacağı için göz ardı edildi. Eminim ki o günlerde birileri “ya bir gün bu mülteciler Malmö’de emniyet güçlerinin binalarına el bombası atacak hale gelirlerse biz ne yaparız” diye düşünmemişti, pozitif hislerin arasında böyle karanlık düşüncelere yer yoktu.

Amerika da Avrupa da yükselen ve eskisine göre daha radikal bir sağ akımın elinde, Türkiye de bundan ciddi anlamda nasibini almış durumda. Bu trendi yalnızca Suriye’deki iç savaşa ve Arap Baharı sürecine bağlamak ise büyük hata, küreselleşme büyük bir toplumsal değişimdi ve dolayısıyla geri tepmesi de acı verici oluyor. Peki bunlar önlenebilir miydi? Alan içinden ilk gelen savunma öngörülebilirliğin sosyal bilimlerde işlemediği olacaktır. Bunu göz ardı edebilirsiniz çünkü öngörünün ‘tek’ bir sonucu ‘yüzde yüz’ doğrulukla öngörmek olmadığı bilim camiasınca yüz yılı aşkın süredir bilinen bir kavram. İkinci olarak denilebilir ki öngörüleri üretenlerin hepsi taraflı öngörüler üretiyorlar, o nedenle öngörülemezdi. Bunu da göz ardı edebiliriz, çünkü bir öngörünün taraflı olması doğruluk değeri üzerinde değil, öngörünün tarafsızlığı üzerinde bir değerlendirme kriteridir. Eğer bir inşaat mühendisi belirli metotlarla ölçüm aldıktan sonra size evinizin yıkılacağını söylese “ama sen sağcısın seni dinlemeyeceğim” demeniz hayrınıza sonlanmaz. Benzer argümanları toplum için kurduğunda o kişinin görüşlerini bahane edip, öngörüyü göz ardı etmek de aynı biçimde ahmaklık ürünüdür. O koskoca metodoloji kısımları çalışmalarda bu neden ile kağıt veya dijital veri israfına yol açmaktadır, o sağcının sağcı olmasının çalışmadaki rolünü görüp buna göre davranılabilsin diye.

Benzeri başka savunmalar da verilebilir, ancak iş dönüp dolaşıp sosyoloji içindeki bilimsel damarla sanatsal damarın çatışmasına dayanır. Eğer siz bilimsel çalışmaların yalnızca size iyi hissettirenleri ile iş yapmayı şiar edinir iseniz, öngörü yetinizi bir yankı odasına hapsetmiş olursunuz. Böylece eski yol arkadaşlarınız bir bir yurtdışına kaçar iken kendinizi “biz Anadolu halkının gerçekten özgürlük istediğini zannediyorduk, yanılmışız!” laflarını sarf eder iken veya multi-kult cenneti İsveç yönetimi olarak ‘mülteci çetelerin üzerine orduyu göndermek’ seçeneğini ciddi ciddi değerlendirir iken bulursunuz. Bilimsel yaklaşımın işlevini reddetmenin, gerçeklerden tamamen kopmanın sonucu hakkında kesin yargılarınız ve hisleriniz olan bir dünyada yarın ne olacağına dair yalnızca bazı hislere sahip olarak ortada gezmenize sebebiyet verir. Geleceğe dair tüm projeksiyonlarınız hislerinizden kaynaklandığında ise ya elinize davul zurna alıp yeni Türkiye’yi kutlarsınız ya da kendinizi evinizde ülkenin karanlık geleceğine söylenir iken bulursunuz.

Burada sosyoloji kelimesini kullandığımızda yine en geniş anlamı ile ele aldığımızı dile getirmekte fayda var. Yalnızca üniversitelerin içinde, bazıları kampüslerinden hiç çıkmadan kitaplar yazan akademisyenlerden veya bakanlık projeleri ile gidip “köylümüz kasabalımız aslında çok mutlu” diye raporlar yazan insanlardan bahsedilmediğini anlatmak önemli. Mezun olduğu lisans programında edindiği ideolojik görüşleri girdiği insan kaynakları pozisyonunda praksis eyleyen veya mezun olamadığı programlarda iken dahil olduğu örgütlü mücadele kolunun ajandaları uğruna o eylem senin bu eylem benim savrulan insanları da, o köşe yazısı veya bu blog sayfasından atıp tutanları da hesaba katmak gerektiğini belirtmek gerekiyor. İşte tam olarak bu bağlamda sosyolojinin sosyal bilim olan kısmının sesini duyuramadığı, kalanların ise kendilerini kötü veya şüphede hissettirecek her bilgiye zaten baştan kapalı olduğu bir ortamın varlığı ne yazık ki sadece Türkiye’ye değil bu işi batı kültürü ile öğrenmiş her yere ortak bir özellik demek doğru olur.

Bilimin ne işe yaradığını göz ardı edip diğer alanlara ağırlık vermek bilimin üstünlüğü gibi bir argümandan ötürü yanlış değildir. Aksine yalnızca bilimsel alanlara ağırlık vermenin ne kadar tehlikeli olduğu pragmatist ekolün ürettiği bilgilerin ırkçı şehir tasarımlarına araç oldukları günlerden bilinen bir gerçektir. Fakat tersinin, yani bilimsel yöntemlere ağırlık verilmemesinin sonuçları da bugünlerde karşımızdadır. Geniş anlamda sosyolojiyi ele aldığımızda bilim, sanat ve zanaat kolları birbirinden ayrı ayrı, alanın ruhu üzerine mücadele eden farklı güçler olarak düşünmek aslında birden fazla biçimde düşünmenin gücünü ve değerini kavrayamamaya eşdeğerdir. Bu vizyonsuzluğun batı medeniyetini ve ülkemizi içine soktuğu durumdan çıkışın en pratik yolu ise insanlığın en değerli uğraşlarını birbirleri ile yarıştırmak uğruna hepsini bir arada, ahenk içinde kullanmanın yollarını geliştirmekte yatar.