Pişmanlık nedir? Tabii ki bu soruyu cevaplamak zor. Sorunun kendisinin bile böyle yöneltilip yöneltilemeyeceği şüpheli. Pişman oluruz. “Ah, keşke olmasaydı!” deriz. Ya da tersi. Kuşkusuz ilgi çekici bir duygu pişmanlık. Nereye sığdırılacağı bilinemiyor. Bir öfke, sevinç, hüzün, acı kadar somut değil gibi gözüküyor. Daha bir çetrefilli, daha bir dolaylı. Her duygu gibi, bir etkinin, bir etkilenmenin ürünü. Bir şeylerin nihayetinde pişman olunuyor. Ama aynı zamanda, bu etkilenmenin niteliğinin olumsuz olduğundan da söz edebiliyoruz. Yani, şunu biliyoruz; varlığından veya yokluğundan memnuniyet duyduğumuz bir şeyden pişman olmayız. Pişmanlık, ister istemez kötü bir etkilenmenin ürünü. Ama bir yandan da bu etkilenmeyi ikiliyor gibi duruyor. Bunun hakkında düşünmeli. Bu konu felsefecilerce çokça ele alınmış bir konu değil. Bu, pişmanlığın kendisiyle de ilgili gözükmüyor, ama biraz daha duygu başlığı ile ilgili. Duygular, felsefenin direkt olarak konusu birçok kez de olmuş aslen. Herhalde, özellikle stoa felsefesinden bahsedilebilir; Seneca, Cicero, Aurelius, vesaire. Sonrasında, Descartes tamamen duygulara ayırdığı bir kitap yazmış. Yani, felsefenin genel bir yönelimi de değil duyguların analizi. Ama, bu ayrıksı yönelimler arasında öyle biri var ki, duygular söz konusu olduğunda parlıyor. Spinoza’dan başkası değil kastım.

Bu yazıda, Spinoza’nın duyguları nasıl ele aldığından söz etmeyeceğim. Ama pişmanlığı onunla birlikte okumaya çalışacağım. Spinoza’nın yapıtlarında pişmanlık, öyle durmaksızın dönülen bir meram da değil. Gerek Etika’da, gerekse de Kısa İnceleme’de kısaca değiniyor Spinoza pişmanlığa. Bunun nedeni, yapıtlarında pişmanlığı inceleyecek bir yer bulamaması da değil; daha çok pişmanlığın pek de ehemmiyete sahip olmayan, ama yine değinilmesi gereken bir duygu yoğunluğu olduğunu düşünmesi. Yine de, pişmanlığın üstünde durmuş Spinoza, ben de bunu ikilemek niyetindeyim.

Spinoza, Etika’nın muhtelif kısımlarında pişmanlığın sözünü eder. Aslında, Etika’nın kuruluşu itibariyle durmaksızın birbiri içine geçen patikalar yaratan bir kitap olduğundan söz edilebilir. Yani, kitap, her ne kadar önerme, kanıt, açıklama, not gibi başlıklarla kurulmuş olsa da, bu başlıklar durmaksızın birbirleri arasında geçişli bir devinime imkân tanır. Bu nedenle, pişmanlığın kitabın hem başlarında, hem ortalarında, hem de sonlarında ele alındığını görürüz. Yine aynı nedenden, pişmanlığın salt kendi başına incelendiğinden de söz edemiyoruz. Ama onu elimizden geldiğince izole ederek, vurgulayabiliriz. Bu sayede, pişmanlık üzerine bir şerh de düşülebilir. Başlayalım.

Önce, pişmanlığın bir tanımı ile başlayalım. Etika’da şöyle der Spinoza; ”Pişmanlık, zihnimizin özgür kararıyla yaptığımıza inandığımız bir işin fikriyle beraber giden kederdir.” Buna göre, yapılan işin tüm mesuliyetini aldığımızı düşünürüz, ama bir yandan da öyle bir iş yapmışızdır ki, dönüşlü olarak bize keder verir, ki bu da kötü bir etkilenmedir ve etki gücümüzü azaltır. Etki gücümüzün, muktedirliğimizin memnuniyetinden duyulan sevincin zıttıdır. Bu bağlamda, pişmanlık önsel bir keder olarak gözükmez; çünkü kendisi bir kederin ürünüdür. Ama, bir yandan da bu kederi ikiler gibi gözükür; çünkü sevince yönelmekten ziyade, kedere odaklanır. Yani, kedere keder ile cevap verir. Bu bağlamda pişmanlık, genele yayılmış bir kefaret anlayışının, çarpık bir düşünümün ürünü olarak belirir. Öyle ki, kişiler, kederlerinden kurtulmak için bir kere daha kedere kapılmak gerektiğini, ancak böylelikle kederden kurtulabileceklerini veya kederi anlayabileceklerini düşünür. Ama asla ve asla bu kederin kaynağını, nasıl koşullarda var olduğunu, neden belirli bir şekilde tezahür ettiğini, vesaireyi sormazlar. Değil mi ki kederlenilmiştir, pişman olunmalıdır. Hatta, bu öğütlenir de. Öğütlenmesinin nedenini, Spinoza, direkt olarak politik, dinî ve yönetimsel nedenlere bağlar, ki haklıdır da. Ama bu kısımlara bu yazıda değinmeyeceğim. Etika’nın okumasıyla devam edebiliriz.

Spinoza, bir diğer önermesinde pişmanlık ile ilgili şöyle der; ”Pişmanlık bir erdem değildir, başka deyişle, akıldan doğmaz; tersine, yaptığından dolayı pişmanlık duyan insan iki kat zavallı, yani aciz bir insandır.” Bu vurgu, başlangıçta gerçekten çok sert gözükebilir. Çünkü pişman olmak doğal, olması gereken gibi gözükür. Spinoza’nın tersine vurguladığı gibi, bir erdem sanılır. Spinoza’nın pişman olana iki kat zavallı demesinin nedeni, pişmanlığın tam da, daha önce de söylediğim üzere, kederin ikinci katmanını oluşturmasındandır, onu yinelemesindendir. Ama Spinoza’ya göre, kederden kederle kurtulunmaz; nefretten de nefret ile kurtulunamayacağı gibi. Öyleyse, pişmanlıktan kurtulunabilir mi? Pişmanlık, kendinden memnuniyet duymama hâli olduğu ölçüde, kurtulunabilir. Ama bu, Spinoza’nın ortaya koyduğu hâliyle, kişinin kendisinden memnuniyet duyucağı şekilde hayatını kurmasıyla ilgili bir sorundur. Ve bu sorun da, ister istemez politik veçheleri olan bir sorunsallaştırmayı beraberinde getirir. Kederden kurtulmak imkânsız olabilir, kötü etkilenmeler olacaktır. Ama sorun, iyi olan etkilenmeleri örgütlemektir. Pişmanlık, bir dışsal kötü etkilenmeye, içsel olarak cevap vermektir, yani içeriden kurulur. Bu anlamda pişmanlık, bir zorunluluk değil, olsa olsa aciz olma hâlinin ikinci katmanıdır, içerden bir tesisidir.

Spinoza’nın dediği gibi, özgür olduğumuzu düşündüğümüz ölçüde pişmanlığın şiddeti de artıyorsa, demek ki bu özgürlüğün pişman olmayacağımız şekilde edimselleşmesi de mümkündür. Bu, en basit hâliyle, pişmanlığın nafileliğini kavramakta sonuçlanır, yoksa pişman olmakta değil. Ama pişman olmamakta da işimiz bitmez. İyi etkilenmeleri nasıl örgütleyeceğimizi ve hayatı nasıl sevince yönelik, muktedirlik alanımızı genişletecek şekilde kuracağımızı da düşünmemiz gerekir. Spinoza, erken dönem yapıtlarından olan Kısa İnceleme’de bile buna değinmiştir; ”Zira şurası açıktır ki, Suçluluk ve Pişmanlık vasıtasıyla olmaktan ziyade, daima akıl ve hakikat sevgisi vasıtasıyla doğru yola gireriz.” Aklın, hakikat sevgisinin, erdemin ne olduğunu tartışmak bu yazının ve yazarın sınırlarını aşıyor, ama şu söylenebilir ki, bunları herkes hem kendi payına bulacak, yani kendisini, biricikliğini kuracak; hem de bunları diğerleriyle bir arada, bir hâlde tesis edecektir.