Her insan özünde biraz filozof olmak zorundadır. Aksi taktirde hayatta kalamaz. Kalamaz, çünkü kendisine ilişkin öz değerleri ve düşünceleri oluşturmak için felsefe yapması gerekir. Kendi iç dünyamız ile çevremizde olup bitenler arasında bir ilişki kurmak, kendimizi hayali bir statüye yerleştirmek ve bu noktanın diğer kişilere göre daha iyi olduğuna inanma refleksi gösteririz. Bu bizi daha güçlü ve dayanıklı hissettirir.

Yine de, bu belki tam olarak kaçınılmaz değildir. Belki, statü göstergelerinden tamamen vazgeçilen bir hayat kurmak mümkündür. Ancak benim sosyolog perspektifinden gözlemim, bunu yapmayı başarabilen insanların binde biri geçmediği yönünde. Üstelik kendimi de bu grupta görmüyorum. Katılmıyorsanız tartışalım.

Başka bir grup var ki, statü sembolleri dışında bir hayat kuramamış olsa da, en azından kendisine hazır verilen statü sembollerinin yerine, daha kendine has, kendine öz sembolleri seçebilmiş olsun. Nedir bu bahsettiğim fark? Toplumun yüzde doksanlık bir kısmı için genel statü sembolleri giyim, ulaşım aracı ile başlar; sahip olunan kurumsal ünvan ve kazanılan paraya kadar devam eder. Maksat, en azından ilk aşamada, bunların ötesinde, bilginin, entelektüel derinliğin, hayata ilişkin farkındalığının statü göstergesi olduğu bir aşamaya geçmek. Yani kısmen özgürleşmek. Belki bir sonraki aşama, aynen tasavvuf edebiyatındaki gibi terk-i terk olur.

İşin özüne bakarsanız tabii ki de her insan kendine has, her insanın değerleri, istekleri, hatta dertleri ve tasaları kendisine özel. Ancak bir yandan da şunu kabul etmek zorundayız. Eğer ki bir kişinin gelişiminde kendi iç dünyasındaki değişkenler kadar toplumun yani dış dünyanın etkisi var ise; o zaman ortak toplumsal etkilerden bahsedebiliriz. Sosyoloji de tam olarak bunu inceler. Jenerasyon konusu da mekana değil de, benzer mekanları paylaşmış insanların farklı zamanlardaki deneyimlerini karşılaştırmanın bir dili. Bana kalırsa da yaradığı en önemli fayda kişiler üzerinden toplumun hangi dönemlerde nasıl etkiler yarattığını anlama şansı vermesi.