Doğrudan bir örnek verelim; dondurması düşen çocuk imgesinin bir insanda ne duygu yaratacağını tam olarak söylemek mümkün değildir. Bu imge her insanda, onun kendi geçmişi, psikolojisi, nesne ilişkileri ve bilinçaltı süreçlerine bağlı olarak farklı düşünsel ve duygusal çağrışımlar yapar. Bu çağrışımlar da kolay kolay öngörülebilen, kategorize edilebilen, basit mantıksal çıkarımlarla çözümlenebilen cinsten değildir. Dondurması düşen çocuk sadece bir imge örneğidir. Toplantıda azar işiten, çalışan, yaya geçidinde karşıya geçmeyen kişilerin üzerine arabayı süren şoför bunlar gibi örneklerdir. Her gün içerisinde bunlara benzer binlerce imge ile karşılaşırız ve her biri küçük veya büyük bazı duygular yaratır.

Hep olduğu gibi bu işin bir de diğer tarafı var. Yani aslında duyguları yönetmek bir ölçüde mümkün. Sihirli kelime bir ölçüde. İlk olarak ne duygu yaşayacağımız konusunda söz hakkının yüzde yüz bizde olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. Aslında hissetmek istemediğimiz duyguları çevresel faktörler sebebi ile, ya da bilincimizin içinde bulunduğu durumu yorumlama şekli sebebiyle hissedebiliyoruz. Aynı şekilde, kendimizi bazen beklenmedik şekilde olumlu duygular yaşarken de bulabiliyoruz. Duygular, insanın içinde bulunduğu koşullardan anlam çıkarmasını sağlayan basit algoritmalar olarak da tanımlanıyor. Stresi de bu çerçevede yorumlamak mümkün. Yani stres, insan vücudunun otomatik olarak kendisine işaret verdiği bir uyarı mekanizması. Ya da diğer deyiş ile, bir tehdit durumu karşısındaki tehlike alarmı!