Bugün, pek de kimse istediğini yapmıyor. Bir şeyleri istiyoruz, hep istedik, ama belki de hiç bu yüzyılda olduğu kadar istediğimiz şeyle oldurduğumuz arasındaki fark bunca açılmadı. Aşağı yukarı kime sorsak istediği şeyi yapmıyor. “Neden?” diye sormuyoruz bile, çünkü zorunda olduğunu söyleyeceğini biliyoruz. Nasıl bir zorundalık bu? Yaşamak mı? Evet, yaşıyor, yaşamak için çalışıyor. Kimi zaman, daha hâlâ umut var iken, “çalışıyorum çünkü ancak bu şekilde istediğimi yapabileceğim” deniyor. Burada hâlâ daha yaşamın bir gayesi söz konusu; ama o bile ne kadar yaşayacak?

Her birimizin hayalleri var; bir şeyler oldurmak, olmak istiyoruz. Sevdiğimiz bir şeyler var. Onlar ile iç içe olmak, kendimizi bir şeylerde tekrar ve tekrar yaratmak istiyoruz. Peki, nasıl sahip olduk biz bu hayallere? Nasıl oldu da bir müzisyen, edebiyatçı, felsefeci veya bilim insanı olmak istedik? Hangi süreçlerden geçtik de geldik bu raddeye? Hayaller, kendi kendilerine türemiyorlar belli ki; ister istemez şu ana dek oldurduklarımızın bir mahsûlü onlar. Gerçekleşmedikleri için, gerçek değil mi diyeceğiz onlara? Onları belirli bir sürecin sonunda biz ürettik; hayallerimiz bizim ürünlerimizdir. En az gerçeklik kadar gerçektirler.

Bugün, hayallerimiz, istediklerimiz tahakküm altında. Bu, direkt bir tahakküm de değil, farkına varmıyoruz bile belki de. Yavaş yavaş vazgeçiyoruz onlardan, boş veriyoruz. Bize, önce çalış ki istediğini yapabil, diyorlar, ama kimsenin hayallerin, istenilenlerin ta kendisinin yapma etmeyle vuku bulduğundan, imkânlı olduğundan haberi yok. Ve daha da kötüsü, yapma etmeyle yok olabileceklerinden de.

Hiçbirimiz sekiz, on, on iki saat çalışarak, istemediğimiz bir şeyi yaparak, acılar içerisinde kazanmadık o hayalleri ve benzerlerini de kazanmayacağız bu şekilde. Yaptığımız her eylem bizi değiştiriyor, dönüştürüyor, yeni bir duyarlılık kazandırıyor. Neyin üzerinde eylemliliğimizi ortaya koyuyorsak, onu dönüştürüyoruz, ama biz de onunla birlikte değişiyor ve dönüşüyoruz. Eylemlerimiz, olduğumuz şey üzerinde bu denli etkense, olabilir mi yaptığımız herhangi bir şey de önemsiz?

Bir erteleme kıskacına takılmış hâlde, gözlerimizin önünde yok oluyor gibi geliyor hayallerimiz bana. Git gide çözünüyor, buharlaşıyorlar. Nasıl olsa hayal değil mi onlar, ertelesek de olur, diye düşünülüyor belli ki. Bir gün gerçekleştiririz, kaçmıyorlar ya! Ama hayır; kaçıyorlar. Eylemlerimizi onlara doğrultmadığımız, onlar adına harekete geçmediğimiz her an, bizden uzaklaşmasalar dahi, form değiştiriyorlar. Arzumuz, diğerlerinin küllerinden yeni hayallerini oluşturuyor; artık yazmak, düşünmek veya ifade etmek istemiyoruz. Artık basit hayallerimiz var bizim; bir ev, bir araba, sabit bir gelir yeter bize.

Ama her nasılsa hâlâ dönüp diyebiliyoruz şunu: Aslında istediğim bu değildi. Neydi aslında istediğimiz? Kişiden kişiye değişecektir tabii ki, ama önemli olan cümlenin kendisi. Bir istediğimiz var, bir de onun aslı. Aşağı yukarı hepimizin bir asıl istediği var. Bu kullanımın ta kendisi, bana çok büyük bir sorunmuş gibi gözüküyor. Bir kişinin istediğinin değil, ama asıl istediğinin olması, daha en baştan istediği şeyi yapamadığını, yapmadığını, olduramadığını belirtiyor. Bir istek, dönüp dolaşıp asıl istek olarak ancak mevcudiyetini, önceliğini, asliyetini koruyabiliyor. Bunda hem korkunç, hem de buruk bir şeyler var gibi geliyor bana. Belki de büyük bir potansiyel yitip gidiyor, farkına bile varılmadan. Ne için? Yalnızca, sözüm ona, eli ekmek tutan bir kişi olmak için.

Kapitalizmin bugün geldiği noktada, onu sadece ekonomik boyutuyla tartışmak da imkânsızlaştı, ki eskiden de öyleydi. Kapitalizm, her şeyden önce emeğimiz üzerinde uygulanan devamlı bir tahakkümün adıdır. Her emeği kendine eklemlemek ve sömürmek, istismar etmek ister. Ama bunu yaparken, emeği kendine birçok boyutta da tâbi kılar. Tâbi kıldığı kadar da emeği uygulayanı, değer yaratanı dönüştürür, tekrardan yaratır. Maurizio Lazzarato, ‘‘Marcel Duchamp ve İşin Reddi’’ adlı kitabında şöyle diyordu: ‘‘Tek amacı daima daha fazla para kazanmak olan kapitalizmin sonuçları ekonomik sonuçlardan ibaret değildir. Kapitalizm bize belirli bir algı ve duyarlık bahşeder çünkü algılamak ve duyumsamak yapmanın işlevleridir.’’

Farklı bir şekilde algılamak, farklı bir şekilde duyumsamak adına ne yapabiliriz, diye soruyoruz. Hayallerimizi, asıl istediklerimizi nasıl tekrar devreye sokabiliriz, diye soruyoruz. Belki de en iyi seçeneceğimiz, bir şey yapmamak olabilir. Hiçbir şey yapmamak değil tabii ki, ama sermayenin kıskacından kaçacak, az da olsa onun hükümranlığından sıyrılacak bir şeyler yapmak kastım. Kimi zaman, sözüm ona bir şey yapmamak , yapabileceğimiz en etkili şey de olabilir. Bu anlamda bir şey yapmama hâli, aktif bir başkaldırıdan ziyade, sermaye ile özdeşleşemeyen bir eyleyişin eksenindeki bir reddediş şeklinde düşünülmelidir. John Holloway’den alıntılar isek; ‘‘Kriz eğilimi yalnızca aleni bir başkaldırı “insubordination” değil, aynı zamanda boyun eğmeme “nonsubordination” temelinde de düşünülmelidir ve bu boyun eğmeme hali gündelik hayatımızın içsel bir parçasıdır. Yani insanların kendisini eylemci olarak ilan etmesine, militan olmasına, bir grev ya da protestoya öncülük etmesine, yürüyüş düzenlemesine gerek yok. Çoğu zaman ‘Bugün sırtım ağrıyor,’ ya da ‘İşe gitmem gerektiğini biliyorum ama evde kalıp çocuğumla oynayacağım ya da hasta kızıma bakacağım,’ demeleri yeter.’’

Ama eğer şimdi bu konuda harekete geçmezsek, eğer şimdi bunun üzerine yoğunlaşmazsak, büyük bir ihtimalle bütün bunlara dair arzumuzu da çok geçmeden yitireceğiz. Dolayısıyla, istediklerimizi oldurabilmemiz için gereken arzuyu, itici kuvveti de kaybedeceğiz. Ve en nihayetinde bu arzunun devinimini bâki kılacak o bir başka dünyadan da, onun düşüncesinden de vazgeçeceğiz.

İçinde bulunduğumuz sistem, bir ekonomik sistem olduğu raddede, çok daha fazlasıdır da dediğim gibi; bir toplumsal örgütlenme biçimi, kişinin çevresiyle ilişki kurma şeklinin belirli bir hâlidir. Sermaye; eğitimi, sağlılığı, beslenmeyi, barınmayı ve daha birçoğunu boyundurluğu altına alır; ve bizi kendisine birçok farklı boyuttan tâbi kılar. Kendimizle, çevremizle ilişki kurma şeklimizin içine sızar. Holloway “İktidar Olmadan Dünyayı Değiştirmek’” adlı kitabında şöyle diyordu; ‘‘Sermayenin gücü nüfuz edici bir güç. Dünyayı algılama biçimimizi, cinsiyetlerimizi, bağımsız özneler olarak ortaya çıkışımızı, ‘ben’ diyebilme yetimizi şekillendiriyor.” Öncelikle içimizdeki sermayedardan kurtulmamız gerekiyor belki de; çünkü emeğimizin ücretli bir düzenek üzerinden belirlenmesine izin vererek, onun tahakküm altına alınmasına da, tahakküm sürecinin yeniden yaratılmasına da yine bizzat biz sebebiyet veriyoruz. Zorundayız, denecektir belki de; ama gerçekten zorunda mıyız? Emeğimizi başka türlü aktive edemez miyiz?

Emek, sermayenin kurucu öğesi olduğu noktada, sermaye ona muhtaçtır da; en az emeğin sermayeye olduğu kadar. İşte, emeğin sermaye için yapıcı, kendisi için ise yıkıcı olan bu boyutu, onun kurucu potansiyelini de görmemizi sağlar. Bu açıdan, eyleyişi sermayenin boyundurluğundan kurtarmak, kanımca, ona karşı eylemekle aynı şeydir. Bunun nasıl gerçekleştirileceğini sormak yerine, irademizi bir soru aracılığıyla dışsallaştırmak yerine, bunun üzerine düşünmeliyiz, diye düşünüyorum. Bugün, bunca hızlı devinen bir dünyada, şeylerin işleyişi ve bizim bundaki payımız üzerine düşünmek, kendi kudretimizi sorgulamak, sadece bu düşünüşün kendisi dahi, başlı başına, boyundurluğa karşı eylemenin bir başlangıç noktası olarak düşünülebilir.

Peki, hayallerimize döner isek; onlar sermayenin kıskacından kaçıyor mu? Bir şeyi yalnızca o şey olduğu için yapmak istiyoruz muyuz? Yoksa bir şey yapmak vasıtası ile istediğimiz şey ün, mevki veya servet gibi şeyler mi? Hayallerimiz, sermayenin hayalleri mi? Yani arzumuz sermaye ile hangi düzeylerde eklemlenmiş durumda ve bunları nasıl dönüştürebiliriz? Asıl soru bu gibi geliyor bana. Başka bir insani faaliyetin, bir başka eyleyişin özü, kanımca, tam da bu hayallerden, isteklerden, arzulardan ve onlara atfedilen bir asıllık, bir aslilik hâlinden ileri geliyor. Direnişin yeni odaklarını aramaya belki buradan başlayabiliriz bir kere de! Bizden, hayallerimizden!