İnsanı anlama konusunda en sağlam ipuçlarını bulabileceğimiz alanlardan bir tanesi de gücün gerek bireysel gerek toplumsal ilişkilerde ön plana çıkarak belli ölçüde belirleyici olduğu durumlardır. Toplumsal etkileşimde gücün rolü ve etkileri üzerine düşünmeye başladığımızda aklımıza ilk olarak iktidarın toplumu oluşturan kesimlerle ve bireylerle kurduğu bağlar, bu bağlara işlerlik kazandırmak amacıyla oluşturduğu örgütlenmeler, sistemler ve benzeri şeyler gelebilir ama güç ilişkisi yalnızca toplumu yönetenler ve yönetilenler arasında değil hayatın her alanında, birbirlerini en çok seven insanların arasında, evlerin içinde hatta en mahrem alanlar olarak kabul edilen yatak odalarında bile ortaya çıkabilmektedir.

İnsanlar arasındaki etkileşimde işin içine güç girdiği zaman eşitlik duygusu ortadan kalkmaya başlar; üstünlük, aşağıda olma, hakimiyet kurma, söz konusu hakimiyet girişimlerine direniş veya dayatılan hakimiyeti bir şekilde kabul edip ona tabi olma gibi durumlar ortaya çıkar. Bir insanın ya da bir grubun diğer insanlar, gruplar ya da toplum üzerinde baskı ve zorbalıkla hakimiyet oluşturması tahakküm olarak adlandırılır ve sosyal bilimlerin en çok ilgi toplayan konularından birini oluşturur. Tahakkümün hangi şartlar altında ortaya çıktığı, neden kabul edildiği, hangi noktaya kadar ilerleyebileceği sorularının her biri başlı başına bir araştırma konusudur.

Normal şartlarda hiçbir insan bir diğerinin kendi üzerinde herhangi bir şekilde hakimiyet kurmasına izin vermek istemez. O halde takakküm nasıl oluşur, hangi koşullarda işlerlik kazanır? En uç örneklerinde olduğu gibi tek adama dayalı, otokrat devletler, tiranlıklar, diktatörlükler, kendi toplumlarıyla birlikte dünyayı da mahvetme potansiyeline ulaşabilen faşist yönetimler bu gücü nasıl elde ederler? Yaygın olan söylemle ifade edecek olursak kula kulluk nerede başlar nerede biter? Bütün bu soruların cevabını aramaya belki de gündelik yaşantımızdan başlamalı, diğer insanlarla girdiğimiz etkileşimlerde gücün ne derece etkin bir rol oynadığını, insanların kendilerine dayatılan güç karşısında hangi tutum ve tavırları takındıklarını, güç elde edebilmek neleri göze alıp neler yapabileceklerini anlamaya çalışmalıyız.

Düzen, İtaat ve Hakimiyet
İhtiyaçlarımızı karşılamak için başkalarına gereksinim duyuyor olmamız toplum tarafından belirlenen hak ve özgürlük sınırlamalarını kabul etmemizi, toplumsal bağı kuvvetlendiren ve işleyişi destekleyen ritüellere katılmamızı, genel geçer normları benimseyip kurallara, yasalara itaat etmemizi, belli bir hiyerarşisi olan ilişki biçimlerine uyum sağlayıp sıralamada bizden üst mevki ve konumlarda bulunan kişilere hürmet ve saygı göstererek çeşitli konularda bizi yönlendirmelerine izin vermemizi gerektirir. Sosyal yaşamın kişi üzerindeki bu ve benzeri, etkileri toplumdan topluma, kültürden kültüre değişiklik gösterse de hiçbir zaman tam olarak yok olmaz. “Bunu böyle yaparsam ne derler?” sorusu ile özetleyebileceğimiz kontrol duygusu ve kimsenin görmediği zamanlarda toplumca hoş görülmeyen davranışları sergileme sonucunda ortaya çıkabilen suçluluk duygusu da sosyal düzende işleyen sistemin kişi üzerinde hakimiyet kurmasına yardımcı olur.

Toplumun birey üzerindeki gücünün sıklıkla hissettirildiği bu tür bir yaşam tarzında bireylerin toplumsal konumları, mevkileri ya da statüleri sayesinde elde etmiş oldukları güç de kişilerarası ilişkilerde kendisini sık sık belli eder. Örneğin anne ya da baba çocuklarının hayatını onların isteklerine göre değil de kendi düşünceleri doğrultusunda şekillendirme yoluna gidebilir ve bunu onların iyiliğini düşündüğü için yaptığını söyleyebilir. Küçüklerin yaşam konusunda yeterince bilgili ve deneyimli olmamaları, yönlendirmeye ihtiyaç duymaları büyüklerin bu tür davranışlarını bir dereceye kadar haklı çıkarabilir. Ne var ki, olay hiçbir zaman kişinin yetersiz kaldığı alanlarda onu korumak ve doğru olana yönlendirmekle sınırlı kalmaz.

Bireyler, yasalar eşit herkese haklar tanısa bile, kültürel yaşam tarzının mevki ve konumlarına sağladığı avantajlardan yararlanıp diğerleri üzerinde hakimiyet kurarak onları çeşitli yönlerden manipüle ve suiistimal etme yoluna gidebilirler. Böyle bir durum bir çocuğun oyunda kullanılacak oyuncağın kendisine ait olduğunu ileri sürerek oyunu kendi istediği gibi şekillendirip oynama hakkına sahip olduğunu dayatmasından başlayarak, öğretmenin okulda öğrencilerini kendi değer, görüş ve inançları doğrultusunda yetiştirmesine, iş dünyasında üstün asta angaryalar yüklemesine,  patronun çalışanı sömürmesine, askerde komutanın ere keyfi yaptırımlar uygulamasına, hapishanede gardiyanın mahkuma kötü davranmasına, rüşvet, taciz ve şiddet skandallarına kadar gidebilir. Tahakküme maruz kalan kişilerin bununla mücadele etmeleri durumunda sahip oldukları kısıtlı olanakların da ellerinden alınması, dışlanmadan başlayarak acı veren cezaların uygulanması, hatta yaşam haklarının ellerinden alınmasına kadar varan yaptırımlarla karşı karşıya kalmaları söz konusu olabilir.

Tahakküm ve Rıza
Tahakkümün nerede başladığı sorusuna yanıt olarak genellikle rızanın bittiği yer açıklaması getirilir. Bu, genel anlamda doğru olmakla birlikte, kişiler arası ilişkiler söz konusu olduğunda rızanın nerede bittiğini tahakkümün nerede başladığını gösteren çizgi her zaman net olarak çizilemeyebilir. Hatta çoğu zaman bu konuda oldukça geniş bir gri bölgenin bulunduğunu söylemek mümkündür. Örneğin, cinsiyet ayrımcılığının derinleştiği toplumlarda aile içi etkileşimlerde erkeğin kadını istemediği birçok şeye zorlaması ve toplumun buna göz yumması sık sık görülebilen bir durumdur. Sevgili ya da karı-koca ilişkilerinde erkeğin kadına şiddet uyguladığı durumlarda kimi zaman kadınların şikayetçi olmadıklarını olsalar bile şikayetlerini zaman içinde geri aldıklarını görebiliyoruz. Bunun çoğu zamanki nedeni tahakküme razı olunması değil ilişkinin bitirilmesi sonrasında yaşamın nasıl idame ettirilebileceği ve/veya şiddet uygulayan kişinin neden olabileceği tehlikelerden nasıl korunabileceği ile ilişkilidir. İlişkilerini bitiren ya da bitirmek isteyen kadınların işkence görmeleri, cinayetlere kurban gitmeleri, bu tür suçları işleyenlerin cezalarının iyi hal yasasının işletilmesi sonucunda hafifletilmesi, kadınların tahakküme karşı koyma mücadelelerinde çevrelerinden ve toplumsal kurumlardan yeterli desteği alamıyor olmaları “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” deyimine benzer bir durum oluşturmaktadır.

Editörlüğünü Prof Dr. Halis Dokgöz’ün yaptığı “Olgularla Adli Tıp ve Adli Bilimler” adlı kitabın Özge Ünlütürk ve Arif Garbioğlu tarafından kaleme alınan “Havva’nın Kaburgası: Şiddetin Kayıp İzleri” başlıklı bölümünde, eril tahakkümün kazandırdığı cüretin en uç noktası olarak niteleyebileceğimiz kadınların cinayete kurban gitmesi ile mücadelenin bu alandaki uluslararası sözleşmeleri imzalayan devletlerin temel sorumlulukları arasında olmasına karşın söz konusu eylemlerin iktidarlar tarafından devlet politikası olarak münferit vakalar gibi gösterilmek istendikleri ama gerçekte kadına yönelik ayrımcılık ve şiddetin sistematik olduğu ifade edilmektedir. Kadına yönelik şiddetin, toplumsal, eğitsel ve kültürel alanlarda, kadın düşmanı eylem, söylem ve uygulamalar yoluyla sürekli ve bilinçli bir şekilde duyarsızlaştırılması, şartlandırılması ve doğallaştırılması da bu sistematiğin parçaları olarak gösterilmektedir.

Tahakkümün şiddete varan boyutları aşkın en kutsal ve mahrem mekânları olarak kabul edilen yatak odalarına kadar uzanabilmektedir. Buradaki şiddet kadının gelişen toplumda değişen rolünün benimsenmemesinden kaynaklanan öfkeden doğabileceği gibi, cinsel haz yönelimleriyle de ilişkili olabilir. Acı çektirmekten hoşlanma ve acı hissetmekten hoşlanmanın söz konusu olduğu ilişki biçimlerinde, bir tarafın diğerine çoğu zaman tahakküme dönüşebilen hakimiyeti, diğer tarafın da bu hakimiyete rıza gösterip tabi olması da vardır. Yukarıda bahsedilen kitabın Arif Garbioğlu, Özge Ünlütürk ve Hüseyin Keleş tarafından kaleme alınan “İradenin Bulanık Alanı: BDSM” başlıklı bölümünde, günlük dilde kısaca sadomazoşizm olarak adlandırılan, bilimsel çalışma literatüründe ise BDSM olarak kodlanan etkinliklerin genellikle iyi eğitimli genç bireyler arasında yaygın olduğu, gözlerin bağlanması gibi yumuşak faaliyetlerden kırbaçlama gibi sert davranışlara kadar geniş bir alana yayıldığı anlatılmaktadır. Söz konusu bölümde tahakküme rıza gösteren diğer bir deyişle hükmeden efendi rolündekinin kölesi rolüne soyunan tarafın karşısındakini mutlu etmek, kendini ona sevdirmek, ona güven duymak ve ilişkiye bağımlı hale gelmek gibi nedenlerle şiddetin dozunun giderek artmasına rıza gösterdiği, ilişkiye son verme yolunu ancak dayanamayacağı bir seviyeye geldiği noktada seçebildiği ifade edilmektedir. Bununla birlikte bu tür etkinliklere katılanların arasında rıza ile ilgili alınan çeşitli önlemlere rağmen rıza ihlallerinin nadir olmadığı bu tür durumların hem kazara hem de kasten gerçekleşebildiği dile getirilmektedir.

Bu tür ilişki biçimlerinde tahakküme rıza gösteren ve şiddete maruz kalanların kendilerini kurtarmaları son derece zor olabilmektedir. Afişe olma, toplum önünde küçük düşme, itibar kaybetme, daha fazla şiddete maruz kalma, hatta hayatından olma gibi endişeler çoğu zaman ilişkinin tahakküm edenin istediği yönde ilerlemesine neden olmaktadır.

“İktidara Giden Her Yol Mübah mı?”
Tahakkümü toplum üzerinde iktidar sahibi olma üzerinden incelemeye başladığımızda özellikle Batı kültüründe siyaset kuramlarının Orta Çağ’dan itibaren kraliyetin iktidarını merkeze aldığını, yetkilerini ve sınırlarını tartışırken egemenliğinin meşruiyetini tanıdığını ve itaatin gerekliliğini ortaya koyduğunu görebiliriz. Politika biliminin kurucusu olarak kabul edilen İtalyan düşünür Niccolo Machiavelli insan doğasını kötü ve bencil olarak tanımlayarak iktidar yolunda başarıya ulaşmak için her türlü yola başvurulabileceğini ileri sürer. Makyavelizm olarak adlandırılan görüşlerini aktardığı “Prens” adlı kitabında ve diğer eserlerinde iktidarın devamlılığı açısından korkunun sevgiden daha etkili olduğu tezini savunur ve iktidarını korumak isteyenler için tahakkümün kapılarını açar.

Monarşi destekçisi İngiliz düşünür Thomas Hobbes da her şeye egemen olan devlet kavramını simgeleştirmek amacıyla Tevrat’taki canavar Leviathan’ın ismini verdiği eserinde toplumda düzenin sağlanabilmesi için gücün tek elde toplanması gerektiğini ileri sürmüş ve otoriter devlete giden yolu açmıştır. Öte yandan Fransız düşünür Michel Foucoult iktidarı analiz ederken toplumsal hayattaki tahakküm çeşitliliğine dikkat çekerek bu kavramı iktidar, hak ve hakikat başlıkları ile ele alır. Ona göre meşru egemenlik kavramı boyun eğdiren tahakküm ilişkilerini gizlemektedir ve kralın kellesini vurmak gerekmektedir. Kendi coğrafyamıza dönüp Osmanlı tarihine baktığımızda tahakküm sözcüğünü ünlü şair Tevfik Fikret’in 1912 yılında, o dönemki meclisin yetkilerini padişaha devretmesi tartışmalarının gölgesinde yazdığı ve bir dönem hürriyet yanlıları tarafından sıklıkla okunan “95’e Doğru” adlı şiirinde bulabiliriz: “… Düşsün sana meyyal-i tahakküm eğilen ser / Kopsun seni bir hak diye alkışlayan eller (Düşsün tahakküme eğilen baş / Kopsun onu bir hak diye alkışlayan eller).”

Yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişki biçimlerindeki tahakküme baktığımızda tahakküm eden iktidar sahipleri ile bu dayatmaya maruz kalan ‘tebaa’ arasında tahakkümün zorluk derecesine göre ritüelleşen bir tür oyundan, oyuncuların bu oyunun kuralları doğrultusunda takmış oldukları maskelere uygun rollere bürünmelerinden, tahakküm uygulayanların denetleyemedikleri mahremiyet alanlarında bu maskelerin bir kenara bırakılarak gerçek düşünce ve duyguların ifade edilmesinden bahsedebiliriz. ABD’li siyaset bilimci ve antropolog James C. Scott “Tahakküm ve Direniş Sanatları, Gizli Senaryolar adlı kitabında bu durumu anlatırken “Hakim olan ile tabi olan arasındaki iktidar eşitsizliği ne kadar büyük olursa ve ne kadar keyfi bir şekilde uygulanırsa, aşağıdakilerin kamusal senaryosu daha basmakalıp, daha ritüel bir görünüme bürünür. Başka bir deyişle iktidar ne kadar tehdit ediciyse maske o kadar kalındır.” der.

Maskeli Balo
Hayatın devam ettirilmesine ilişkin koşulların bu oyunun ya da diğer bir deyişle maskeli balonun devam ettirilmesini zorunlu kıldığı hallerde, aşağı konumda olanlar güç ve iktidar sahibi olan yukarıdakilerden razı olduklarını gösteren hürmetkâr, hizmetli maskelerini takarak kendilerine uygun görülen rolleri oynarlar. Diktatörlükle yönetilen Kuzey Kore’de halkın önceki liderlerinin heykelleri, ya da posterlerinin önünden geçerken durup eğilerek saygı göstermek zorunda olmaları, şimdiki liderlerini gördüklerini zaman sevinçten ağlama gösterileri yapmaları bu tür rollere uygun düşen davranışlara örnek olarak verilebilir. İktidar sahiplerine düşen rol ise çoğu zaman, gücün onlara ait olduğunu sıklıkla göstermek, onlar olmazsa sorunların çözümsüz kalacağına, tebaanın mahvolacağına inandırmak ve kendilerine karşı çıkmaya cüret edilmesi halinde bir gazap fırtınasına dönüşerek hadlerini bildireceklerini hatırlatmaktan ibarettir.

Bu tür bir dayatma karşısında en öncelikli strateji hayatta kalmak olduğundan aşağıdakiler düzeni değiştiremeyeceklerine inandıkları sürece kendilerine düşen rolü oynamak ve bunun için gerekli olan, ilk bakışta ikiyüzlülük görünebilen ama yerine göre zulüm ve zorbalık karşısında hayatta kalabilmek için geliştirilmiş bir halk bilgeliği olarak da yorumlayabileceğimiz bir kurguyu benimsemek zorunda kalırlar. “Akıllıyı kafeslemek için aptalı oyna.” diyen Jamaika atasözü işte tam da bu durumlar için söylenmiştir. Bizdeki “Köprüyü geçene kadar ayıya dayıya demek,” deyişinde de bu tür bir ikiyüzlülüğün ya da duruma göre halk bilgeliğinin emareleri vardır. Bununla birlikte, tahakküme maruz kalanlar aptalı oynamak ya da istenen davranışları sergilemekle kalmayıp tahakküm eden zalim ya da zorbanın fark edemeyeceğini düşündükleri söylem ve davranışlarla çeşitli tepkiler de verirler. “Akıllı köylü, büyük efendinin karşısında yerlere kadar eğilir ama sessizce yellenir.” diyen Etiyopya atasözü bu tür tepkilere uygun düşen bir örnek olarak verilebilir. Yine bizdeki “Zulmün artsın ki tez zeval bulasın.” sözü tahakkümdeki zorbalık ve zalimliğin eninde sonunda bunu uygulayanların aleyhine sonuçlar vereceği konusunda bu zorbalıklar altında acı çekenleri cesaretlendirmeye yöneliktir.

Yöneten ve yönetilen ilişkisindeki bu maskeli balo, kendisini deyim ve atasözlerinin yanı sıra yönetilenlerin tam anlamıyla denetleyemedikleri bir saha olan sözlü kültürde de göstermekte; yönetilenlerin kendi aralarında paylaştıkları ve böylece tahakküme karşı koymanın zeminini hazırladıkları efsanelerde, masallarda, şarkılarda, türkülerde de görünürlük kazanabilmektedir. Yunan mitolojisinde iktidarı elinden almalarından korktuğu için çocuklarını yiyen Kronos ile Zeus’un savaşı; bir savaş sonrasında yurtlarından ayrılmaya zorlanan Türklerin sonradan geri dönerek atalarının intikamını almalarını anlatan Ergenekon Destanı; On yedinci yüzyılda yaşamış olan halk ozanı Kul Nesimi’nin kendisini yeryüzünün halifesi olarak gösteren hünkâra minnet etmeyeceğini söylediği “Minnet eylemem” adlı türküsü, Anadolu’yu işgal eden Timur’un “Hoca bana kaç akçe değer biçiyorsun?” sorusu üzerine Nasreddin Hoca’nın “kırk akçe” cevabını verdiği ve bunu da üstündeki peştemalin değerine binaen söylediğini belirttiği fıkra bunlara örnek olarak verilebilir.

Güç Zalimleştirir
Tahakkümü uygulayan taraftaki yönetici elitler de yüzlerine gülündüğünün ve arkalarından konuşulduğunun elbette farkındadırlar. Bu durumu çoğu zaman “köylü kurnazlığı” türünden ikiyüzlülük ve çıkarcılık imalarıyla dolu olumsuz ve aşağılayıcı nitelemelerle anarlar. Ne var ki, burada asıl ikiyüzlülük kendi çıkarlarına hizmet ederken büyük yığınları sömürüp ağır baskılar altında inleten düzeni olabilecek en iyi sistem olarak dayatmak ve toplumun bir bölümüne belli oranda güç vererek onları halkı ezmek için vasıta olarak kullanmaktır. ABD’de Yale Üniversitesi’nde gerçekleştirilen ünlü Milgram deneyi ve Stanford Üniversitesi’ndeki hapishane deneyi insanların kendilerine biçilen roller ve otoriteden gelen basit bir emir doğrultusunda diğerlerine kolayca acı çektirebileceklerini ortaya koyar. Bu deneyler yönetici seçkinlerin emirleriyle hareket eden güvenlik güçlerinin haksızlıkları protesto edenlere karşı orantısız şiddete başvurmakta sakınca görmemelerini açıklar.

Öte yandan, bu tür bir düzen bir tehdit unsuru olarak gösterilen ve böylece merkezdeki güce itaat edilmesini kolaylaştıran ortak düşmanın yol açabileceğinden daha beter yıkımlara sebep olabilir. Bugün Güney Kore’nin ekonomik ve sosyal alanlarda ulaştığı gelişmişlik seviyesi ile yönetimin babadan oğula geçtiği diktatörlük altında bir yandan süper güçlerle nükleer füze rekabetine giren ama diğer yandan kıtlık ve kuraklıkların yol açtığı açlık tehlikesinden bir türlü kurtulamayan Kuzey Kore arasındaki fark tahakkümün gelişmeyi ne kadar engelleyebileceği, toplumları ne kadar büyük felaketlere sürükleyebileceği konusunda en somut örneklerden birisi olarak gösterilebilir.

Sonuç olarak, güç ilişkilerinin bir uzantısı olan tahakkümün gerek bireysel ilişkiler gerek toplumsal yaşam düzeyinde büyük felaketlere zemin hazırlayabildiğini; bireylerin zihinsel sağlığını bir daha iyileşemeyecekleri bir seviyeye getirebildiğini; toplumları yıkımlara sürükleyebildiğini; ne var ki, insanlığın varoluşundan bu yana insan ve toplumları kontrol altında tutma, yönlendirme ve sömürme amacıyla kullanılan zulüm ve zorbalığı ortadan kaldırmaya yönelik önlemlerin halen başarıya ulaşamadığını söylememiz gerekiyor. Diğer bir deyişle insanların diğerlerini kendilerine esir edip kula kulluk etmelerini sağlamak için kullandıkları güç bağımlılığı bütün bir insanlığı esir almış durumda. Daha güçlü olmak ve her şeye hükmetmek isterken aslında yaşamın dengesini bozuyor ve bu sonsuz maskeli baloda bize öğretilen rolleri oynayıp düzenin şarkılarına uygun dans adımlarıyla dönenirken ardımızdan kimsenin ağıt yakmayacağı toplu bir yok oluşa doğru ilerliyoruz.