Tanrı Zar Atmaz

1700’lerin başında, Londra’da yaşayan Abraham De Moivre adındaki bir matematikçi, kumarbazlar için olasılıklar hesaplayarak geçimini sağlamış. Yaklaşık on yıl bu işi yaptıktan sonra, teorilerini Şans Doktrinleri isimli, elli iki sayfalık küçük bir kitapta toplayan De Moivre, Olasılık Teorisi’nin temellerini atmakla kalmıyor, matematiği zarlar ve oyunlarla açıklıyordu. Moivre, kitabında şansın aslında yanılsama olduğunu, gelişigüzel gibi görünen her şeyin fiziksel bir nedeni olduğunu iddia eder.

Nobel ödüllü fizikçi Wolfgan Pauli gibi pek çok fizikçinin, “Tanrının ayırdığını hiçbir kul bir araya getiremez.” diye suçladığı Einstein, parçaları birleştirmeye çalışıyordu.(Fizikçiler genellikle, bir şeyi en küçük parçasına kadar ayırmaya uğraşırlar.) Kuşkusuz Eisntein, evrenle kumar oynanmayacağını biliyordu. “Tanrı zar atmaz.” sözleriyle evrenin olağanüstü bir düzenle var olduğuna inandığını söylüyor; ama yine de Kozmik Teori ile temel kuvveti, kütleçekimini, elektromanyetizmayı, iki nükleer kuvveti birleştirip, evrendeki tüm kuvvetleri küçük bir denkleme sığdırarak “Tanrı’nın zihnini okumayı” umuyordu. Her sabah uyandığında güne; “Eğer Tanrı olsaydım, evreni, bizi yöneten fizik yasalarını nasıl yaratırdım?”diye başlayan Einstein, hiçbir şeyin ışık hızını geçemeyeceğine inanıyordu, tesadüflerin bile. “Tanrı’nın evrenle kumar oynadığına inanmam.” sözü ile atom altı parçacıkların hareketlerini öngören kuantum teorisinine hep mesafeli durdu. Kuantum mekaniği henüz emekleme aşamasındaydı.

“Sen bir çiçeği ezemezsin, bir yıldızı rahatsız etmeden.” sözü doğru olabilir miydi? Birbirlerine uzak nesneler, görünürde aralarında hiçbir bağ olmasa da birbirlerinden etkileniyorlar mıydı? Uzmanlar uzun süre bölünebilirlik ve yerellilik ilkesini kabul ettiler; yani, “Eğer iki sistem bir zaman periyodu içinde birbirlerinden dinamik olarak soyutlanmışlarsa birinci sistem üzerindeki ölçüm, ikinci sistem üzerinde gerçek bir değişiklik yapamaz.” ya da Einstein’in savunduğu, “Hiçbir etki ışık hızından daha hızlı yayılamaz.” 1964’te İskoç fizikçi John Bell, oluşturduğu kuramla Einstein’ın belirsizlik ilkesini ve hiçbir şeyin ışıktan hızlı olamayacağı tezini çürüttü. Saklı değişkenler vardı, elektronların, atom altı parçacıkların, fotonların dünyasında mekânsız bağlantılar gerçekliğin kendisinin de mekânsız olduğunu kanıtlıyordu.

Paul Davis, “Bilim, insanı Tanrı’ya yaklaştıran en güvenli yollardan biridir.”diyor. Kimileri için tersi de geçerli olsa, araştırmalar sonucu bulunan çok sıfırlı sayılar, sonsuz uyum, hatta uyumsuzluklar arasındaki denge pek çok kişi için Tanrı’nın varlığının ispatı. Bilimin geldiği geleceği son noktanın, insan bilincinin kavrayabileceği son nokta olması ne kadar trajik değil mi? Fizik, kimya, matematik, biyoloji ya da aklınıza gelebilecek herhangi bir bilim dalı aslında insanın bilinmeyeni anlama çabasındaki yetersizliğinin de ispatı gibi. İnsan küçük, evren büyük, üstelik adım başı kara delik, bir adım ötesi boşluk. Üstelik, en temel saydığımız bilimsel verilerin çoğu doğrudan yapılan deneylerle elde edilemiyor. Dünün bilimsel doğruları, bugünün bilimsel yanlışları olabiliyor. Yanlış, çoğu zaman başka bir yanlışla yer değiştirerek bilimin arka bahçesine gömülüyor. Bilim güneşin ateşini nabzını tutmadan ölçer. Yıldızlara gitmeden uzaydaki gazların cinsini ve oranını tahmin eder. Bilimsel kuramları ispatlayacak sonuçlar ortaya çıkmazsa, henüz bu konuda yeterince çalışılmadığı gerekçesi ile her şey açıklanabiliyor. Geçmişinde yalancı tanrı rolünü oynamaya çalışan bilim, bugün yaşadığı kuantum sıçramasının ardından, günah çıkaracağı gerçek yaratıcıyı, her şeyin teorisinin üstündeki “üst aklı” arıyor. Dün, Tanrı’nın varlığını sorgulayan bilimsel metodlar, bugün gelişmiş fizik ve kozmoloji bilgileri eşliğinde insanüstü bir gücün varlığına dair eski inancı desteklemek için kullanılıyor.

Einstein’a göre, hepimiz çok uzaklardan çalınan, görülmeyen bir kavaldan gelen gizemli ezgiyle dans etmekteydik, “Her şey, bir sinek için de bir yıldız için de bizim üzerinde denetim kuramadığımız güçler tarafından belirlenmiştir. İnsanlar da sebzeler de kozmik toz da bu gücün etkisindedir.” Bu, bilimin henüz evrenin belli gerçeklerini ölçebilecek güçte olmadığına inanan determinist akımın da anafikriydi; “Hiçbir şey nedensiz değildir, her şey bir sebebin sonucu olarak ortaya çıkar; fakat biz bu asıl sebebi bilemeyiz.” Einstein, kuantum mekaniğinin olasılıkları sonuç gibi sunmasına itiraz ediyordu. Yine de herkes kendi “olasılık” hesaplarına göre oyuna katılıyor. Bilimsel çalışmalar bazen sonu bilinmeyen bir kumara dönüşebiliyor. Rakamlar arttıkça, ihtimaller ve açılımlar zenginleşiyor.

İSTATİSTİKÇİ BAHİSLERİ

Sermayeniz aklınız ve sayılarsa oyuna girmeden bütün ihtimalleri göz önüne almaya çalışırsınız. Ya zaten oyunda iseniz ve varoluşa ilişkin düşünceleriniz koca bir yanılgıysa, sonunda sizi cehennemin dibine yollayacak bir ihtimale “bütün servetinizi” koymak ister miydiniz? Adam Fawer, istatistik ve işletme okumuş bir yazar. Şimdilik yalnızca ülkemizde 22 baskı yapan, Olasılıksız’ı, Alev Alatlı’nın Schrödinger’in Kedisi’ni hatırlamadan okumak mümkün değil. Alatlı, 1999’da ülkemize kuantum ve olasılık teorisi ile yazılmış ilk romanı hediye etmişti. İki yazar da roman kurgusuyla modern fiziği harmanlıyor, felsefe ve entrik unsurlarla birleştirerek kuantum evrenin işleyişini anlatıyorlar. İki bilimsel kitap da Einstein’ın tezini, kuantum dünyasının olasılık denizine atıyor. Yalnızca Alatlı pek çok yönden daha başarılı.
Tanrı’dan bahsetmeden evrenin başlangıcını açıklamanın imkânsız olduğuna inanan Stephen Hawking, “Benim çalışmalarım bilim ve din arasındaki bir çizgide bulunuyor, ama ben bu çizginin bilimsel yanında kalmayı deniyorum.” , “Tanrı zar atmakla kalmaz, bazen onu göremeyeceğimiz yerlere de atar.” diyor.
Bilim, dinî argümanlarla tartışılmaya başlanınca felsefeye yaklaşsa da yaratılışa ait bilimsel meraklar ister istemez pek çok araştırmacıyı bu yöne çekmekte.