19’ncu yüzyıldan itibaren günümüz haline evrilene dek asıl içeriğine kavuşması tamamlanan entelektüel kelimesi, Jean-Paul Sartre tarafınca; “entelektüel, üstüne vazife olmayan işlere karışan kişi” olarak tanımlanmaktadır. Albert Camus ise, tarihi yapanların değil, tarihe maruz kalanların yanında olan kişi” tanımını bu konuya iğnelemiştir. Tarihteki bu tariflere bir çok şey daha eklenebilir, ama sonuç itibari ile entelektüel kesinlikle itirazcı olmasının kaçınılmazlığı ile ortaya çıkmak zorundadır. Veya itiraz etmeyen bir düşünür, bir yazar veya bilginin entelektüel olması asla mümkün değildir de diyebiliriz. Fakat durum böyle iken; artan entelektüel muhafazakar kimlikler son zamanlarda bayağı bir şekilde göze çarpmaya başladı. Ve terimler gerek günlük diyaloglarda, gerekse sosyolojik bağlamda kullanılmakla birlikte, her ne kadar klişeleşmiş dahi olsa; bireyin toplum içerisinde aktif ve aranılan adam/kadın rolüne bürünmesine ve elbette kendine bir yer edinme arayışlarında bir ivme kazanmasına veya bu döngüde bir çizgi yaratmasına olanak sağlamaktadır. Ya da en azından böyle sanılır.

Doğruluğu ve yanlışlığı tartışıla dursun, zihinlerde beliren şeyler aynı gibi. Çünkü muhtemel güdüler an itibari ile bir aynılık gösteriyor. Ve tüm bu aynılıkların, bir zaman sonra bir ayrılık yaratacağı gözlenmekte. Bu görünen vaziyette ise entelektüel kişiliği içselleştirilememiş olmak ile beraber, giriş cümlemde de açıklamaya çalıştığım üzere, tüm bunlar daha spesifik bir entelektüelliğin ön plana çıkmasına ön ayak olduğu düşünülüyor. Ve tüm bu yanılgıların doğruluğunu kabul eden büyük bir topluluk da ne yazık ki var durumda. Peki, günümüz Türkiye’sinde muhafazakar entelektüellerimiz ne durumda bir düşünebilir miyiz? “Muhafazakar entelektüellerimiz” dediğimde bir sahiplenme sezmiş olabilirsiniz. Fakat ne yazık ki pek de düşündüğünüz gibi değil. Çünkü muhafazakar kesimlerin entelektüel kişilikler ile bir uçtan, diğer bir uca kaçıştığını, adeta kendi içlerinde ayrıştığını görebiliyoruz.  Bu ülkenin genel haline benziyor. Açıkçası; çok da önemsenmiyor.

Bu topraklarda yaşıyorsak, bazı şeyler kabul görmek ve kabullenilmek zorunda gibi. Öyle ki; toplumun içindeyken, dışında yaşamak zor olsa gerek. Eğer toplumsal olaylardan kopmuş ve kendilerine bir ütopya kurmuşlar ise bilemeyiz ama ne yazık ki böyle bir şey mümkün değil. Çünkü onların da Türkiye’de yaşadığını zannediyorum. Aksi halde neden böylesi bir kültür erozyonu olduğu halde, susmak ve izleyici kalmak, hatta ve hatta olaylara nötr yaklaşmayan, her fırsatta memnuniyetsizliğini dile getiren entelektüellere karşın, karşı safta yer almak istemelerine ya da tarafsız olmak zorunda hissediyor olmalarına ne demeli? Bilinmelidir ki, tarafsız kalmayı istiyor olmak da, bir taraf beyan etmektir.

Geçmişi irdelediğimizde muhafazakarların ve muhafazakar entelektüellerin sanat ve sanatçıya karşı karşıt bir tutum sergilemesine artık kimsenin şaşırmıyor olduğu  kanısındayım. Günümüz Türkiye’sinde ise artık her şey sıradanlaşmış bir durumda. Öyle ki; gerek sahne sanatları, gerekse görsel sanatlar ve üzülerek söylüyorum ki; sanat çatısı altında toplanmış her bir sanat dalı hiç sayılmakta. Ülkede nefes almanın dahi zor olduğu dönemlerde muhafazakar entelektüellerin ses kısıklığının sebebini de merak edenler olarak sayıca oldukça fazlayız. Farhad Daftary’nin “İslamda Entelektüel Gelenekler adlı kitabına bu makale öncesi bir göz atma fırsatı buldum. Daftary, politik, dini, felsefi ve bilimsel açılardan bu konuya dair bir  açıklık getirmeye amaç edinmiş. Ve dediği gibi; içsel, dışsal faktörleri belli, belirsiz bir tahlil ile bize sunmuştur. Garip olan şey de şu; gerçek dışı bir tanımın tahlili nasıl yapılabilir? Ve bu tanımları ilginç kılan ise Aziz İsmail, Hugh Kennedy, Oliver Leaman ve Muhsin Mahdi gibi entelektüel isimlerin katkı sağlamış olması.

Günümüze gelelim; muhafazakar entelektüeller ile ilgili bir gözlemimde bir detay dikkatimi çekiyor. Ülkemizde var olan tüm muhafazakar entelektüellerin pek bir fazlası bu alanda da ne yazık ki; İslam’ı kullanıyor? Çünkü modernite İslamiyet ile sarsılan bu yapısal çatlağı, bu şekilde onarmaya çalışıyorlar. Ve modernite bir dünya görüşüdür. Fakat İslam’ın da kendine ait bir dünya görüşü vardır. Bu aleni bir gerçek evet ama ikisi de birbiri ile uyuşmaması bir yana, çatışıyorlar. Bu da zihniyet değişimi yaşamalarına sebebiyet vereceği ön görülüp, kabul edilemez bir hal almasına sebep oluyor. Ve Türkiye artık sınıflaşan  koca bir topluluk. Üstelik artık seküler muhafazakarlık modelini benimseme ihtiyacı duyan belli bir kesimde var. Ve bu da muhafazakar çevrelerce “ya sonra?” gibi soru kalıpları ortaya çıkarıyor. Ya bu değişimler korku veriyor ya da paranoyadan ibaret. Elbette muhafazakar biri entelektüel olabilir. Fakat bu entelektüel kimliği nasıl taşıdığıdır önemli olan.

Çeşitli siyasi fikirlere ve ideolojilere etki ederse, ne gibi fikir değişimleri ve farklılıklar doğabilir? Çeşitli bulgular sonrasında “İslam’da sanatın yeri nerededir?” diye de düşünmüyor değiliz. Çünkü nerede olduğu konusu gayet komplike bir konu. Biliyoruz ki; farklılıklarımız bizi biz yapan en önemli etkendir. Peki, bu kadar farklılaşmak da oldukça fazla değil mi? Muhafazakar kesimin sanat ile alakalı anlayabileceği, uygulayabileceği bir modernleşme de yapılabilmeli diye düşünüyor ve bunun için çokça geç kalındığını da naçizane bir biçimde belirtmek istiyorum. Ve bu konuya dair değil bir makale, bir tez yazılmalı ki ancak konuya açıklık getirilsin. Öyle ki; gayet ucu açık bir tartışma konusu olduğu kesin. Ve objektif olmak zorunda olunması gereken hassas bir konu iken çoğu ismin bu tür makaleler ve araştırmalar ile ilgilenmediği de apaçık ortada. Taşın altına elini sokmaktan korkan kalemlerin varlığı, aslında bugün, şu an yaşadığımız ayrışmaların temel kaynağıdır.