Tartışmak, günlük hayatta çokça gerçekleştirilen bir şeydir. Genel itibari ile düşünsel verimliliğin, fikir alışverişinin, sosyalliğin ve kişisel gelişimin kaynağı olarak görülür. Tartışarak, konuşarak, kendini bir diğerine ifade ederek gelişir insan, diye düşünülür. Ve hatta insan, ancak tartışmada gelişebilir veya mevcut gelişimini tartışmada sınayabilir, kanısına varılır. Tartışmanın kesinlikle böyle işlevlerinin olmadığının, hatta bilakis tam tersine işlediğinin düşüncesindeyim. Ama denecektir ki; eğer tartışma faaliyetine bu denli karşı isen, neden yazıyorsun? Tartışma der iken, ilgili kelimeyi yalnızca oral anlamı ile, yani sözlü, başbaşa gerçekleştirilen, iki ya da daha fazla insan arasında gerçekleşen anlamı ile kullanıyorum. Bu bağlamda yazı, varlığıyla tartışmayı olumlamaktan çok, olumsuzlama işlevi gösteriyor. Buradan başlayalım.

Öncelikle, kimi yanlış anlamaları giderebilmek adına, iki veya daha fazla insan arasında gerçekleşecek her türlü konuşmaya karşı olmadığımı söyleyerek işe başlamalıyım. Tartışmayı, tam olarak böyle bir kapsama sokmuyorum. Tartışma, daha çok iki insan arasında gerçekleşmesi muhtemel her türlü sözüm ona entelektüel içerikli konuşmayı kapsıyor. Bu anlamda, tartışmanın aslen tartışmadan filizlenmemiş veya onun aracılığında vuku bulmamış bir materyal üzerine gerçekleştirildiği de söylenebilir. Çünkü entelektüel içerik, aşağı yukarı her zaman ortaya çıkartılmış ürünler üzerinde yükselen bir içeriktir. Yani, konuşarak değil, ama yazılarak, çizilerek, icra edilerek ortaya konmuştur. Tartışma, bu anlamda, entelektüel olanı yalnızca içerir, onunla aynı mahiyete sahip değildir. Onu aktarır, ama kendisi başlı başına entelektüel olan olamaz. Peki, “entelektüel içeriğe sahip olmasına karşın doğası itibariyle entelektüel faaliyetten ayrılan bir etkinliğin amacı nedir?” diye de sorulacaktır. Buna, kendimce cevap vermeye çalışabilirim.

Tartışma, başlangıçtaki amacı söz konusu edilirse, saftır; insanlar bir araya gelmek, konuşmak, fikirlerini beyan etmek, kendilerini ifade etmek isteğindedir. Bu noktada, pek de itiraz kabul edecek bir kavramla karşı karşıya değiliz. Ama tartışma, deneyimlerimi de göz önünde bulundurursam, her zaman başlangıcındaki saflığında kalmaz. Git gide fikirlerin karşıtlığı, birbirine uyuşmazlığı, uzaklığı kendisini göstermeye başlar, ki bu bazen de istenen bir şeydir. Ama çoğu zaman istenmese de açığa çıkması mümkündür. Bu noktada, eğer tartışanlar bu durumu kontrol etmede de yetersiz ise, çoğu zaman kötü hislerle, kafaları bulanık, canları sıkkın bir şekilde birbirlerinden ayrılırlar. Bunun en asli nedeni, tartışmanın bir diğerine açılmaktan ziyade, bir diğerini kapsamak olarak algılanmasıdır. Öyle ki, tartışmanın bunun haricinde pek bir tanımı da yok gibidir; tartışmanın bir galibi, mağlubu veya berabere oluşu vardır. Bu noktada, tartışmanın, entelektüel faaliyet ile etkisi itibariyle de farklılığı var gibi gözüküyor. Buna geçelim

Etkisinde dahi entelektüel olan ile aynı doğadan değildir; entelektüel faaliyet bir muktedirlik hissini, kavrayabilme yetisini, anlamanın bir sevincini barındırır. Ve tüm bunlar bir diğer düşünsel faaliyet için birer alt-yapı oluşturabilir; yani, faaliyet kendi kendisini besler. Örneğin, bir kitap yazmak, bir diğer kitap için motivasyon sağlayabilir, vesaire. Bu, gerçekleştirdikçe de bitmeyecek bir döngüdür. Ama tartışma, sözüm ona hem kazanan, hem de kaybeden için kısa ömürlüdür; her ikisi de bir diğeri üzerinden kendisini tanımlar; ve sınırı bir diğerine göre çizer. Uzun vadede, tartışma, her iki insan için de birer kayıptır. Tartışma, ortaya bir şey koymaktan çok, koyulmuş olanlar üzerine bir spekülasyon yapar; ve ancak bu şekilde yürütülebilir. Ama tartışarak faaliyetini icra edenler de yok mudur, diye sorulacaktır. Örneğin, felsefeciler tartışmaz mı, denecektir. Bunu irdeleyelim.

Şaşırtıcı gelecek ama felsefeciler neredeyse hiçbir zaman tartışmaz. Öyle ki, tartışan bir felsefeciyi akla getirmek dahi çok zordur. Hemen, peki ya Platon, denebilir, ama Platon’un yazdığını unutmamak lazım. Her ne kadar Sokrates’i tüm diyaloglarında konuşturuyor olsa da, yaratımı doğası itibariyle bir felsefî yazıdır. Örnekler çoğaltılabilir: Kant, hayatının neredeyse tamamını yaşadığı yerden ayrılmaksızın kitaplarını yazmaya hasretmiştir; Sartre, bilindiği üzere yazma bağımlılığı ile tanınır, gerçekleştirdiği polemikleri bile yazısında dışavurur; Kierkegaard, felsefî eserlerini dilediği yoğunlukta gerçekleştirebilmek için nişanını bozmuştur; Aristoteles, okumaya ve yazmaya olan bitmek bilmez merakıyla bilinir. Bu örneklerin sonu yok gibi gözüküyor. Ama hepsinden çıkartılabilecek bir kanı varsa, o da felsefe yapmanın pek de tartışmada gerçekleşen bir faaliyet olmadığıdır. Öyle ki, yine birer felsefeci olan Deleuze ve Guattari şöyle diyecektir; ”Tartışmak, herkesin kendisini hoş gösterdiği narsist bir egzersizdir. Çok kısa zamanda neden konuştuğumuzu unutuveririz. Zor olan, şu ya da bu önermenin yanıt olduğu problemi belirlemektir. Oysa ki, eğer birisi tarafından ortaya konan problemi anlıyorsak, onunla hiç tartışmak istemeyeceğiz: ya aynı problemi ortaya koyacağız, ya da bir başkasını ortaya koymak ve onu takip etmek isteyeceğiz. Eğer problemlerin ortak bir zemini yoksa nasıl tartışılacak, ve eğer varsa neden tartışılacak?”

Tartışmak, bir konuşma ve bir diyalog ile de kesinlikle karıştırılmamalıdır. Bunlar asli, zaruridir. Yapılmaları gereklidir ve yapılırlar da. Ama tartışmak, ortak bir temel olmadığı müddetçe, ki genelde de ortak bir temel veya gaye olmadığı bir süre sonra ortaya çıkar, pek de etkili bir faaliyet olarak gözükmez ya da en iyi halde kötü etkilidir, bir zaman kaybıdır. Yani, tartışacağımız insanlarla aşağı yukarı aynı fikirde olmalıyız ve yine benzer olarak aynı problemler üzerine kafa yormalıyız gibi gözüküyor. Bu, tüm geleneksel tartışma kalıplarını da dışlar. Olumsuzlayan değil, ama olumlayan bir tartışmadır bu. Tartışmanın etkin bir halidir. Öyle ki, zaten doğası itibariyle tartışmamaya götürür ya da basitçe bir tartışma gibi işlemez, öyle algılanmaz, başka bir şeye dönüşmüştür.