Demokrasi kavramının günümüzdeki anlamı, azınlıkta olanların haklarına saygı gösterildiği ve onlara bir gün çoğunluğa dönüşebilme yollarının açık tutulduğu, özgürlükçü bir çoğunluk yönetimi biçiminde tanımlanmakta. Fakat demokratik düşüncenin evrimi, insanın akıllı bir varlık olduğu, kendisi için iyi olanla kötü olanı ayırt edebileceği inancından kaynaklanan, insana saygıya dayalı, iyimser bir dünya görüşünün evrimidir de diyebiliyoruz. Yine de sıralı ya da değişken bu tanımların tümü evrensel bir amaca hizmet ediyor. Nihayetinde daha stabil ve şeffaf, daha doğru ve olgun bir yapı oluşmasına katkı sağlamak için alan yaratılması elzem bir olgu.

Anti demokratik devletlerin kendilerini demokratik olarak tanıtma çabaları vardır. Genel bir kavram olan demokrasinin tek başına kullanılması gibi sebepler gösterilse de bu durum şu an için pek de iç açıcı görünmüyor. Çünkü Ekrem İmamoğlu’nun başarısı, Adalet ve Kalkınma Partisinin kötü yönetiminden kaynaklanan sonuçlar ile derin olarak bağlantılı. Tüm bu demokratik konu ve konumlandırmaların ülkemizdeki tezahürleri değişken birçok sebebe dayanıyor. Çünkü 31 Mart Yerel Seçimleri tamamlansa da yankıları halen sürmeye devam ediyor. Bu kulak aşındıran bilgi kirliliği ve gerçek dışı söylemler siyasi iradeye ket vururken, geçmişte bile böylesi bir tabloyla hiç karşılaşılmadığı biliniyor. Şu an olanları açıklamak için de epey bir zamanımız olacak, ama Türkiye’de suların durulması için çok vaktimizi alacağa benziyor.

Adalet ve Kalkınma Partisi mevcut oylarının korunmasına sebep olarak İç Anadolu, Karadeniz ve Güney Doğu’daki seçmenlerini gösterebiliriz. Böylece o kitleden kemikleşmiş bir oy kalkanı yaratmayı iyi örgütlemiş duruyor. Asıl sorunun büyükşehirler olduğunu gayet iyi biliyorlar. Bunu da sosyal hizmetler ve sosyal yardımlarla kapatmaya çalışıyorlardı. İstanbul Büyükşehir Belediyesinden maaş alsa da Anadolu’nun dört bir yanında fink atanlar partili memurlar, oldukça serbest çalışıyor. Bu çalışanlar aynı sebebe ve hizmete dair çalışmalar yürüttüğü de açığa çıktı. Anadolu’daki ve yurt genelinde faaliyet veren bu vakıflardaki teşkilatlanmada da bu kişiler adeta maaşlı birer cengaver olabiliyordu. Buna TÜRGEV veya TÜGVA örnek gösterilebilir. Bu vakıfların dinamiğinde, cemaat düzeni ve sisteminin farklı bir sistematiği işliyor.

Tüm bu gerçekliklerin dışında siyasi illüzyonları, geliştirici ve uzlaştırıcı bir tavır takınmamaları bu sonu hazırladı. Ekonomik gerekçeler ve ayrıştırmacı bir dil kullanıyor olmaları kendi tabanından dahi tepki topladı. Suyun ısınması da bu süreç öncesinde başlasa da bu durum ise “oda içerisinde oda” kavramını doğurmasına yetti. Siyasi figürlerin değişmesi, koz savaşına yöneltti. Muhalefetin iktidara karşı daha sakin bir tutum sergilemesi normalleşme olarak algılandı. Çünkü siyasi arenada artık yediden yetmişin bıktığı sert, ağda ve kaba bir üslup dönemi vardı; nihayet bu jargonun son kullanma tarihi de yavaş yavaş sona erecek. Ayrıca bu seçimde kanıksanmaması gerekilen nokta ise Cumhuriyet Halk Partisi ile demokratik bir davranış sergileyen Halkların Demokratik Partisi il birlikte hareket ederek, Kürt seçmeninin de desteğiyle İstanbul’da kazananın kim olduğunu belirlemesiydi. Bu sayede senaryoların rengi ise epey değişti. Adalet ve Kalkınma Partisi, Kürt seçmenlerin varlığı sebebiyle de 7 Haziran seçimlerinde umduklarını bulamamışlardı. Bu seçimde de geçmiş seçimde de olduğu gibi Halkların Demokratik Partisi çok etkin bir rol oynuyor. Tamamlanan yerel seçimlerde de Kürt vatandaşların oylarının söz sahibi olduğu ve seçimin gidişatını etkilediği bir gerçek. Fakat bürokratik yol haritası nasıl çıkarılacağı konusunda herkesin kafasında bir şüphe bulutu beliriyor.

Bunların yanı sıra, Türkiye bu süreç yönetimini sürdürmeye çalışırken, geçersiz oyların tamamının sayılması sonrası da umduğunu bulamadığını görüyoruz. Bu kez Adalet ve Kalkınma Partisinin İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi için ‘tam kanunsuzluk itirazı’ ile Yüksek Seçim Kuruluna başvurduğu öne sürüldü. Adalet ve Kalkınma Partisi Yüksek Seçim Kurulu Temsilcisi Recep Özel ise Büyükçekmece ve İstanbul’da tam kanunsuzluk başvurusunun birlikte görüşülmesini istedi. Bazı ulusal haber ajansları ve medya organları bu başvurunun gerçekleştirildiğini söylese de Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ali İhsan Yavuz ise başvurunun henüz gerçekleşmediğini duyurdu. Peki, tüm bunlara gerek var mı?

Çok net ifade edilmelidir ki; yok! Çünkü şu an uğraşılması ve giderilmesi gerekilen birçok problem bulunuyor. Buna rağmen siyasi bir kibirle hakaret edilmesi Türkiye’ye fayda sağlamayacak. Konuyla ilgili olarak geçtiğimiz günlerde Türkiye Etki Araştırmaları Merkezi, 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri sonrası İstanbul ve Ankara’da seçmenin nabzını tutarak yaklaşık iki bin kişiyle yapılan çalışmaya göre İstanbul seçmenin yüzde 70’i seçim tekrarı istemediğini ortaya koydu. Türkiye Etki Araştırmaları Merkezi, Kurucu Ortağı Mehmet Ali Çalışkan ve Ulaş Tol araştırma sonuçlarıyla ilgili yazılı açıklamasında bazı satır başları bulunuyordu. Bunlar ilki Mehmet Ali Çalışkan’ın Haziran 2018 seçimlerinde Cumhur ve Millet ittifakları arasındaki dokuz puanlık farkın 31 Mart’ta kapanmış olduğuna dikkat çekerek İstanbul’da AK Parti’den yüzde 11, MHP’den yüzde yirmi oranında fire olduğunu kaydetmesi oldu. Nitekim Türkiye Etki Araştırmaları Merkezi Kurucu Ortağı Ulaş Tol da “Ankara’da Adalet ve Kalkınma Partisi seçmenin yüzde 12’sinin, Milliyetçi Hareket Partisi seçmeninin ise yüzde 37’sinin Mehmet Özhaseki’ye oy vermediğini de belirtmişti.

İstanbul seçmeni seçim tekrarı istemiyor. Hatta seçmenlerin seçim sonuçlarından genel olarak memnun olduğunu da belirtmekte fayda var. Siyasi propagandaların eşit şartlar altında yapılmamış olması, medyanın iktidar elinde yönetiliyor gibi görünmesi, kirli bir siyasi dil kullanıldı. Seçim beka söylemleri üzerinde sürerken, seçmen işin ekonomik boyutunun ve benzeri bazı gerekçelerin ön planda olduğunu sandıkta göstermiş oldu. Öte yandan Adalet ve Kalkınma Partisi’ne güvenin azaldığını söylememiz gerek. Ki bunu anketler ve kamuoyu araştırmaları gösteriyordu. Cumhur İttifakı’na desteğin azalarak da olsa sürmesinden ve üç büyükşehirin de Cumhuriyet Halk Partisinin kazanmış olmasından memnun olduğu yönünde bir görüş birliği de var. Bu memnuniyet, seçmenin iktidar paylaşımına bir denge getirme isteğinin yansıması olarak değerlendirilmelidir. Çünkü Türkiye seçmeni artık seçim istemiyor. Seçim yorgunu olan seçmen de artık tekrarı edilmesi istenilen bir seçimin eşiğine getirilmek isteniyor. Seçimin tekrarını istemeyenlerin oranı yüzde son araştırmalara göre yüzde 70’lere yaklaşıyor. Demokrasinin kazanmasını diliyorum, ama oldu ki Adalet ve Kalkınma Partisinin seçim yenileme isteği kabul edildi; işte o zaman Türk siyaset tarihinde ezici bir üstünlük ile Cumhuriyet Halk Partisinin kazanacağını söylememiz gerekir. Çünkü bu seçim yoğunluğu devam ederken belirsizliğini koruyan birçok durum söz konusu. Halk, bu durumdan yılmış durumda. Dolayısıyla gerek Milliyetçi Hareket Partisi gerek ise Adalet ve Kalkınma Partisi seçmenlerinin büyük bir kısmı da Cumhuriyetçi Halk Partisini desteklemek için oyunun rengini değiştirecektir.

Siyasi iradenin halk olduğunun bilinmesi gerekiyor. Ve Türkiye’de seçmene denmedik şey kalmadı. Kötü yönetimler, mevcut ekonomik şartların daha da kötüleşmesi, yaşam standartlarının aşağı çekilmesi, kapı ardı gelen zamlar ve boşalan cepler neticesinde durumun özetini yapmak gerekir ki; Adalet ve Kalkınma Partisinin bu seçim sonucunu kabullenemiyor oluşunun bedelini sandıkta bir kez daha görecektir. Fakat umarım ki bu tür bir şey gerçekleşmez. Çünkü burada asıl görev düşecek olan kişi Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Sadi Güven iken, Adalet ve Kalkınma Partisi sözcüsü Ömer Çelik’in veya başka bir siyasi parti başkanı ya da Cumhurbaşkanı muhatabı değildir. Umarız görev bilinciyle hareket ederek bu sürecin tamamlanmasına katkı sağlar. Aksi halde bu seçim sonuçları sebebiyle oluşabilecek siyasi bir kara leke, başta kendisi olmak üzere her birimizin üzerine yapışıp kalacak.

Bu konuyla ilgili olarak son noktayı da az önce Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in düzenlediği ortak basın toplantısıyla koydu. Basın toplantısında İstanbul seçimlerine dair yapılan itirazları değerlendiren ikili ”Yüksek Seçim Kurulu, alacağı bir kararla ya Türkiyeyi aydınlığa çıkaracaktır veya Türkiyeyi kaosa sürükleyecektir” diyerek aslında bir bakıma da söylediklerimizin kısa bir özetini oluşturdu. Bu sebeple, siyasi iradenin halkın elinde olduğunun unutulmamasını ve uzayan tüm bu süreçlerin ise gerek Türkiye’nin gerek ise tüm ulusun yararına olmadığının farkına varılması gereklidir. Yaratılan bu siyasi illüzyon elbette bir gün bitecekti. Bundan ötürü kimsenin bu sonuçlara saşmaması gerekir. Ki hakeza, kendilerini daha gülünç duruma getirmeden “Tebrik ederiz” diyerek mazbatayı devretmeleri gereklidir. Aksi halde kendi seçmeni tarafından dahi kabul görmeyecek bir meşru başkanlık havası yaratılmaya çalışılıyor olabilir. Fakat bilinmelidir ki; buradaki senaryo, Adalet ve Kalkınma Partisinin kendileri nezdinde Ekrem İmamoğlu’nun seçim başarısını silikleştirmek, meşru kılmak ile birlikte zaman kazanarak enkazı olabildiğince iyi bir halde teslim etmektir.