Teolojinin özgür düşünceye, yeni arayış ve açılmalara karşı gösterdiği olumsuz tavrın kökeninde nelerin yattığı halen merak edilmekte ve bilimsel buluşların neden sert tepkiler ile karşılanmış olduğu, yasaklanarak gözlerden uzak tutulmak istendiği akılları kurcalamaktadır. Bu açıdan konuyu ele alacak olur isek, insanları yanlışlardan korumak için diyebilir miydik? Yoksa bunlar bir safsatadan öte bir şey değil miydi?

Örneklemeler üzerinden gitmek gerekir ise, bu örneklemelerden ilki buzun soğuk değil sıcak olduğunu, güneşin dünyayı değil dünyanın güneşi aydınlattığını ileri sürse herkes gibi teologlar da gülüp geçebilir. Ama daha üç yüz yıl kadar önce arşın güneş çevresinde dönen sıradan bir gezegen olduğunu söylemek ya da jeolojik bulgulara dayanılarak gezegenimizin yaşını belirlemek, insanın birkaç bin yıl önce değil, milyonlarca yıl süren bir evrim sürecinde ortaya çıktığını ileri sürmek, teologların gözünden bakıldığında bağışlanmaz bir suçtu! Çünkü bu bulgular var olan doğrulara tamamı ile ters düşüyor ve öngörünün zihinlerden silinmeyen çarpıcı örneğini de Kopernik teorisine gösterilen tepkilerde bulabiliyorduk!

Dinde reform hareketinin öncüleri teolojik dogmalara ters düşen bu yeni teoriyi içlerine sindiremiyor ve tüm bu kızgınlıklarını açığa vurmaktan kendilerini alamıyordu. Kopernik’i yeni yetme diye küçümseyen Luther, halkın ona kulak vermesini yadırgamış ve hatta şöyle demişti: “Bu budala, tüm astronomi bilimini alt üst etme özentisine kendini kaptırmış. Ama boşuna bir çaba; çünkü, kutsal kitapta Joshua’nın yer küresine değil, güneşe yerinde durmasını buyurduğu yazılıdır.”

İncil’de ise “Dünya da kurulmuştu, hareket edemezdi artık!” tümcesini anımsatan Calvin de tepkisini,”Kopernik’i kutsal ruhun yetkisinin üstüne çıkarma kimin haddine düşmüş!” gözdağı verilmişti. 18’inci yüzyıl teologlarından Wesley ise çok daha da ileri gitmişti. Ve astronomideki yeni gelişmeleri bir tür dinsizlik saymıştı. Kendisi de bir din adamı olan Kopernik karşılaşacağı tepkileri göz önünde tutmuş olmalı ki, Papa’ya ithaf ettiği kitabının yayınlanmasından uzun süre kaçınmış; dahası, kitabın basım işini üstlenen Osiander’in önsözünde yer alan şu açıklamayı yerinde bulmuştu: “Dünyanın güneş çevresinde döndüğü savı yalnızca bir hipotez olarak ileri sürülmüş, doğruluğu söz konusu değildir.”

Görülüyor ki, teolojiden gelen tepki, herkesin bildiği doğruların yadsınmasına değildi. Bu zihinlerdeki dogmatik düşüncelere veya metafiziksel öğretilere ters düşen bilimsel buluşlara yönelikti. Güneşin varlığını yadsımak teologlar ile birlikte kimseyi rahatsız etmez. Ki tanrının varlığına ilişkin bir kuşkuyu, dolaylı da olsa, açığa vurmak bağışlanmaz bir suç olarak lanse edilir. Nedeni ise açıktır: Teolojik öğretilerin kuşku, irdeleme ya da özgür tartışmaya dayanma gücü yoktur.

Açıklama diye de ortaya konan, priori öğretilerin sarsılması ile onlara dayalı egemenliğin yitirilme korkusu teolojiyi bir savaşın içerisine itmişti. Öyle ki, Russel’ın bunu şöyle belirtir: “Kuramsal matematik dışında her bilim varolma savaşımı vererek işe koyulmak zorunda kalmıştır. Astronomi Galileo’nun, jeoloji Buffon’un kişiliğinde mahkûm edilmişti. Bilimsel hekimliğin, uzun süre, kilisenin ceset üzerinde teşrih çalışmalarına karşı durması yüzünden, gelişme olanağı bulamadığını biliyoruz. Darwin cezasız kaldıysa, sahneye çıkışının gecikmiş olmasındandır. Ama bugün bile Katolik kilisesiyle Tennessee eyaletinin yasa koyucularının gözünde evrim tiksinti yaratan bir kavramdır. Bilimin gelişmesinde her adım güçlükle atılmış; atılan her yeni adım, bugün bile, geçmişteki yenilgilerinden hiç ders almamış gibi, bağnazlığın direnişiyle karşılaşmaktadır.”

Bilimsel bulguların kolayca göz ardı edilemediği durumlarda teologların ya yeni bir yoruma veya durumu kısmen de olsa kurtarıcı sözde hipotezlere başvurduğunu görürüz. Bunun çarpıcı bir örneğini 19’uncu yüzyılda teolog Gosse verir; “Tanrı evreni yarattığında her şeyi sanki çok eskiymiş gibi düzenlemiştir” diyerek teolojiyi kurtarmaya çalışır. Öyle ki, “Kayalara daha yaşlı bir görünüm vermek için içleri fosille doldurulmuş, katmanları volkanik püskürmeler ya da tortul birikimler sonucu oluşmuş gibi yapılanmıştır.” Oysa Gosse’ın bilimsel bulgular ile teolojiyi bağdaştırma yolundaki çabalarının karşılığında beklediği ilgi, teologlar arasında bile kendine yer bulamaz. Deneyimli teologlar direnişlerini daha ustaca yöntemler ile sürdürmenin gereğini bir kez daha anlamışlardır.