Theos ve Theoros Arasında Dasein

Yunanca’da theos kelimesi; bakma, izleme, seyretme, seyir, görünüm, manzara, gösteri, tiyatrodaki gösteri, şenlik seyredilen yer, özellikle tiyatroda izleyicilerin bulunduğu kısım manasına, theoros kelimesi ise seyredene denk geliyor. Mevzumuz theos ve theoros denkleminde vahdet-i vücud tarzı bir mevzu değerlendirmeye çalışmak veya bunun kelimelere sirayet edilmiş hâlini seyretmek. Theoria, manzara esasında seyretmek şeklinde ifadesini tamlıyor. Bu tanımı Prof. Dr. Yalçın Koç’un Theologia’nın Esasları isimli eserinden aldım. Theoria, manzara esasında seyretmek ise, peki, manzara neydi? Yani seyredilen! Seyredilen theostur, yani tanrıdır. Bu durumda theoria da tanrıya dair fikriyattır. Galiba teori kelimesinin de köküne inmiş oluyoruz. Teoriler, aslında tanrıya dair ortaya atılan fikriyatlardır.

İnsan, mistik çevrelerde veya görüşlerde tanrının özü olarak ifadesini bulmuştur çoğu zaman. İnsanın yaratılış gayesi de sıklıkla tanrılaşmak olarak gösterilir metinlerde. Yani insanın gösterdiği gayretler, ibadetler ve bu gösterdiği gayret ve ibadetler neticesinde ele geçirmek istediği artı meziyetler aslında onun tanrı olma isteğinden kaynaklı bir olay. Feuerbach “İnsanın bittiği yerde tanrı başlar.” diyor. Çünkü, tükenen insan tanrıya ihtiyaç duyar. Tanrı, mümkün olmayanı mümkünleştirebilen bir varlık. Ve insan, mümkün olmayan yolunda, yani tanrılaşma yolunda yine ondan yardım istiyor. Büyük bir kısır döngü içerisindeyiz yani. Çizgi, nokta olmak istiyor. Bilmiyor ki nokta varlık sebebi ve o olsa, kendisi olmayacak. Theos ve theorosun bu iç içe biçimi bize insan ile tanrı arasındaki alakayı da çok güzel gösteriyor. İnsan varlık sebebini tanrıda bulur ve onu kaybettiği günden beri de bunalımlar içerisinde kıvranmaktadır. Buhranın başlangıç noktası budur. İnsan, varlık gayesi olduğu şey hakkında şüpheye düştüğü zaman, aslında kendi varlığını da uzay boşluğunda bin bir parçaya bölünen ışık misali kaybeder ve kaybeden benini bir daha da bulamaz.

Manzara olan theos ve o manzarayı seyreden theoros her zaman mutludur. Yani bir oyun sergileniyor ve oyuncular her zaman mutludur. Bu mutluluk seyircinin varlık sebebidir. Seyirci, manzaradaki muhteşem ahengi göremediği zaman veya o ahenkten şüpheye düştüğü zaman, ne izlediği şeyden ne de bulunduğu konumdan zevk almaya başlar. Zevk alamayan insan bir süre sonra da theosa saldırmak ister, yok etmek ister, çünkü theos onun huzurunu kaçırıyordur. Onu her gördüğünde şüpheye düşüyordur. O, gözünün önünde durmaktadır ve theoros gördüğünden şüphe etmektedir. “Gördüğüm şey, gördüğüm şey mi sahiden?” tarzı nihilistçe veya sofistçe bir şüphe belki de bu. İnsan için her şey izâfîdir ya! Ve manzara da bu izâfîlikten nasibini almıştır. Tüm mesele, theosta ne görüldüğü ile alâkalı bir olay aslında. Budistler Buda’nın putunda onu temaşa edebildikleri için tapmaktalar ve insan, tanrıya ulaşabildiği müddetçe ona inanmakta. Ondan koptuğu zaman veya ona yönelik inancını yitirdiği zaman aslında insan da kalmıyor. Bunu çoğu zaman fark edemiyoruz.

Yalçın Koç, Dialektik ve Nazariyat isimli eserinde Hegel’e şunları söyletir. Yani eserde Hegel’in ifade ettiği şu cümlelere yer verilir: “Nokta, çizgi oluşunda kendisinin bu dialektiğidir. Çizgi, noktada başlar; dialektik itibari ile nokta onun mutlak başlangıcıdır.” Çizgiyi insan ve noktayı da tanrı olarak alalım. İnsan, tanrıda başlar. Dialektik itibari ile tanrı, insanın mutlak başlangıcıdır. Yani aslında insan, tanrı varolduğu için var ve tanrı olmasa insan da olmayacak. Nitekim bunu asrımız buhranında gayet açık bir şekilde seyrediyoruz. Çünkü insan, varlık sebebi olarak tek bir şeye odaklanmıştır, o da tanrı olmak veya tanrıya yaranmak. Genel dinî ritüel ve ayinlerin mantığı da -istisnalar hariç- tanrının gazabından kurtulmak ve ona kurbanlar keserek yaltaklanmak. Hegel’in metaforu, demek istediklerimin çok güzel ifadecisi olmuş aslında. İnsan bir oluş içerisinde. Her an hareket hâlinde olan şu evren de bir oluş içerisinde. Evrenin bu akışkan yapısı onu bir sona götürüyor ve onu sürekli geliştiriyor. Geliştirmekle beraber bir şeyler de alıyor. Zaman sürekli hareket hâlinde akıyor ve biz zamanın içerisinde kalarak zamandışı bir âlem hakkında konuşmaya çalışıyoruz. Nispet noktamız genellikle bu yüzden hatalı oluyor.

Oluş , Hegel’in ifadesi ile, cüzler olarak vücud ve lâ bakımından, bunlardan birinin öbürü içinde vasıtasız kayboluş hareketidir.” diye bir tanım veriyor bize Yalçın Koç. Ortada bir varlık var ve bu varlık mutlak olarak var. Bir de “lâ” var ve bu da hiçlik. Varlık ve yokluk arasındaki muazzam tempo içerisindeki insanın yaşadığı ıstırap üzerinde biter zaten hakikat de. Asıl nedir? Aslı göremediğimiz noktada başlıyor zaten savaşımız. Oluş, zaman içerisinde şunu ifade edecektir bize: Gölge var. Evet, sadece bir gölge var, çünkü her şey akmakta. Var ile yokun iç içeliği bize gölge bırakacaktır sadece. Çünkü, o muazzam tempo içerisinde var ve yokun akışını kaçırmak yanıp sönen ışığı seyretmekle bir aslında. Sürekli yanıp sönen bir ışık, her an, her saniye. Bunun bize getirisi gölgeden başka bir şey değildir. İşte, batıda bunu yakalamış olan büyük kafalar şuraya kadar gelebilmişlerdir: aslında hiçbir şey yok! veya Kant’ın dediği “Bir rüyanın rüyasını görmekteyiz!” Gölgenin ardındaki aslı kimin görebildiği meçhul, ama mistik görüşler daha çok yaklaşmış gibi bu noktaya.

Mirzabeyoğlu şunları söylüyor: “İnsanın bariz vasfı şuurdur; ben yönünün ve kendinin görünen bir varlık olduğunun fark ettiricisi şuur.” Ve bilgi de, eşya ve hadiselerin muhtevasından şuurun çıkardığı formdur. Şuur, insanın ben yönünü ifade etmekle beraber, ben de her zaman ruh kavramını da çağrıştırmıştır. Şuur, vücudumuzda nerede? Bence ruhumuzda. Ve buna kelimeler de şahit: Şuur ve şiir! Bunlar müştak aynı zamanda. Ve şiir de zaten akıl ile değil, ruh ile yazılır. Bana kalırsa bunu ifade ediyor bu. Yani şuurun kaynağı ruhta gizli. Ve bilginin kaynağı da doğal olarak ruhta gizli. Ruh, eşya ve hadiselerin muhtevasından çıkardığı şeyleri süzüp bir form hâline getirerek bilgiyi oluşturur.

Şuur, insanın kendini bilmesi ile alakalı ise, bu doğal olarak theosa çıkacaktır. Yani seyirci kendini biliyorsa seyredileni de bilmesi gerekir. “Saf bilgi, şuurun nihai ve mutlak gerçekliğidir!” diyen Hegel, dediklerimi çok güzel ifade ediyor aslında. Saf bilgi, aslında theostur ve theos, şuurun eşya ve hadiselerde gördüğü şeyleri gere gere ulaştığı formun arkasındaki asıldır aslında. Varlık ve yokluk temposunun oluşturduğu gölge müphemliğini ortadan kaldıran ruhtur, yani şuur. Theoros, theosu kaybetmek istemiyorsa, aslında kendini kaybetmek istemiyorsa yapması gereken theos ile arasındaki ritmi muhafaza etmek. Theos ile arasındaki ahenk koptuğu zaman theoros çok farklı noktalara sürükleniyor ve oyunu kaçırınca bir daha geri dönüp toparlanamıyor da. Manzara her zaman güzel aslında ve onu temaşa edenler bunu bize söylüyor da! Manzara ile kavgalı olan diğer arkadaşlar ise manzarayı övenleri delilikle suçluyor! Kim haklı? “Her türlü hakikat, Dasein’in varlığına izafîdir!” der Heidegger! Hakikat!