Toplumcu Sanatın Metafizikle Derin Stratejik Ortaklığı

Toplumculuk ile metafizik arasında uyumlu bir birlik mümkün mü? Öncelikle bu birliğin geçmişten beri hep sorunlu olageldiğini söylemeliyim. Dinin baskıcı karakteri üzerinden bir gerilim ilişkisi şeklinde seyreden bu sahte birliğin sekülerleşme ile birlikte giderek çözüldüğünü saptamak mümkün. Sorgulamadan apriori olarak sunulan metafizik, bireye çirkin gerçeklikten kaçış olanağı tanıyor. Boşluk ve evrensel yabancılaşma tehdidiyle karşı karşıya kalan bireyin dünyayı anlamlandırma arzusu giderek artıyor. Toplumcu sanat işte tam bu kavşakta devreye girerse, gerçeklik ile metafizik arasındaki geçişkenligin yeniden inşasında önemli bir rol üstlenebilir.

Günümüz modern yazınında din motifinin sıklıkla kullanılması, gerçeklikle bütünlük ve etkileşim duygusunun dağıldığı yerde, bireyin maneviyat aracılığıyla bu dağılan etkileşimi yeniden kurma ihtiyacından kaynaklanıyor. Sanatta modern mitolojinin yeni estetiğini inşa etmek arzusuyla kullanılan dini metaforların bu yeni estetiğe bir işlevsellik kazandırdıkları söylenebilir. Ancak toplumcu ütopya mitosunun açtığı yarığı başka bir mitosla kapatmaya çalışmak pek bir anlam teşkil etmiyor.

Bu yeni toplumcu estetik güçlü bir ahlaki iletinin de taşıyıcısı işlevi görüyor. Fakat yaradılış anlatısının kurucu mitoslarından olan Habil-Kabil hikayesi aracılığıyla, mitosun binary karşıtlığı üzerinden, bir erdemlilik iletisi sunmak toplumculuğun çekirdek iletisiyle bir çelişki oluşturuyor.

Buradaki paradoks birbirine karşıt iki ayrı okumaya olanak veren iki uyuşmaz ahlak geleneğini bir araya getirme çabasından kaynaklanıyor. Üstelik bu karşıtlık üzerinden verilmeye çalışılan ileti bir travmayı da açığa çıkarıyor; bu travma insanlık ailesinin tanrıya olan güven bunalımıdır. Kusurlu ve eksik yanlarımızı saklamak için sanat eşsiz bir zırh sunar; sanat bunu dinsel bir içerikle yaparsa öznenin sadece kusurlu yanlarını saklamakla kalmaz, aynı zamanda ona erdemlilik bile bağışlayabilir.

Örneğin savaş ve barbarlık karşısında bir şey yapamamanın verdiği vicdan azabı ve pişmanlıkla yazanlar var. Bu onların yapıtlarını daha fazla erdemli yapmıyor aslında. Sahici erdemlilik kanımca daha yüce bir yaşam uğruna bizi sarmalayan zamanın ruhunu reddetmeyi ve onun dışına çıkmayı hedeflemektir. İnsanın trajik yazgısını yeniden kodlama girişimi altında yapıtın kendi metafizik emellerini gizlemek istemesi, toplumcu sanat etiği açısından sıkıntılı bir durum oluşturuyor.

Ütopya kırılmaları nedeniyle toplumcu edebiyatta, romantik bir şekilde geçmişe yansıtılan ve kendini dünyanın kayıtsızlığına açtıkça eskil bir mutluluğun bilincine varan nostaljik öznenin, bu bilince ulaşmak için aslında metafiziğe ihtiyacı yok. Zira içinde yaşadığımız gerçek dünyanın karşıtlıklarından yola çıkan, aslen bu dünyaya ait bir tözün dinsel ifadesi zorlama bir mistisizmidir.

Dünya ile ahiret arasında soyut ve geçici bir uzlaşma alanı tanımlamak iddiasında olan toplumcu olmayan bir okumanın dinsel tezleri, sadece belli bir tüketici kitlesine hitap ederek siyasi bir ileti taşıdığını da açığa vuruyor. Pekiyi, bireyin hakikatle olan ilişkisine çileci bir reçete sunan dinin sosyolojik savını, teolojik içeriğinden soyutlayarak okumak mümkün mü?

Birey ile metafiziği uzlaştırmak gibi masum bir niyeti olduğunu varsaysak bile, din bunu bireyi gözden çıkarmak pahasına yapar. Çünkü yaslandığı proje toplumcu projede de olduğu gibi kamucu ve kolektivisttir. İnsanın kolektife doğduğu aynılık barbarlık ve yalnızlıktır aslında.

Albert Camus’un da söylediği gibi barbarlık ve yoksunluk çağında “bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir!”. Ancak buradaki kamuculuğu toplumcu kamuculuktan ayıran önemli bir parametre var. Dindeki kamuculuk herkesin mutluluğunu amaçlayan bir erdemlilik içermez, aksine “tanrının sevgili kullarının” mutluluğudur söz konusu olan. Görüldüğü üzere toplumcu sanat ile din arasındaki dikotimi geri döndürülemez bir şekilde uyumsuzdur.

Peki, toplumcu sanata toplumsal antagonizmaları uzlaştırmak gibi iddialı bir işlev yüklenebilir mi? Bence bu sanattan çok felsefenin alanına giren bir ödev. Sanata, usun düzensizliğine düzen kazandıran, kırılan anlama içerik katan, anımsatan ve kuşatan bir işlev yüklemek dışında başka görevler vermek kanımca ona tecavüz etmektir. Sanat doğal olarak evrensel olanla ilişkilidir; kapalı devre içine kapalı bir alan değildir. Ancak sanata yüklenen, insanın beraberliğine, kardeşçe dayanışmasına ve herkesi kapsayan evrenselliğe dair toplumcu bir ileti yaymak görevi, kulağa hoş gelse de kamucu olanı önceleyen siyasi bir görevdir.

Sanatı bir kuramın kültürel metası haline getirip onu sloganlaştıran bu “kamucu estetiğin” yapıtı iktidarsız ve konformist kılmaktan başka bir işe yaradığını düşünmüyorum. Sanat toplumcu ve hümanist yönelimini ifade etmek istiyorsa bunu ancak kamuyla arasına mesafe koyarak başarabilir. Bütünle aramızdaki mesafeyi kapatma hasretimizi kamçılayan bir bilinçlilik kanımca ancak böyle oluşabilir. Lebinizci monadlar evrensel olana açılan bir penceresi olmadığı halde nasıl ki kendi içinde evrenselliği temsil ediyorlarsa, yapıt da kendi özerk dünyasında evrenselliklerle ne kadar az uğraşırsa o denli evrenselle tutkulu bir bağ kurabilir.

Sanatın özünden gelen temel savı, mutlak bir şeyi betimlemeyi içeren bir büyü etkisi yaratmak olmalıdır. Sanat tözünde taşıdığı büyüsünü, kamuyla arasında kayıpların ve mesafelerin umursanmadığı geçici bir tanım bölgesi yaratarak hem bireye hem topluma yayabilir. Bunun aksine, sanatın büyüsünü mitolojik olana yönelimle ya da metafizikle arttırmak onun rasyonel karakterini aşağılayıcı yapay ve zorlama bir girişimdir. Kültür endüstrisinin manipülasyonlarına karşı koyacağım diye irrasyonel ve soyut olandan kaçınmak da sanatın büyüsünü yok edebilir.

Vazgeçemediği güzellik ve kopamadığı kamu arasında adeta bir gerilim estetiği oluşturan sanatçının yargılamak gibi bir kaygısı olmamalı. Nietzsche’nin de gönderme yaptığı anlamda sanatçının yaratıcı meziyeti yargılamaz aksine kapsayıcıdır. Buradaki yaratıcılık absürde anlam ile ölümün kendisine hayat bağışlayan sanat yapıtının ta kendisidir. Yazın özelinde şiir, bana kalırsa, bir imgeler sağanağı ve “kavramların duygu banyosu” olmalı. Şair, dili tahrif ederek, söküme uğratılmış semboller aracılığıyla sahte bir dünya yapılandıran kişi değil, bireysel ve toplumsal cinnetin alanından yıkıntının ötesindeki olanağı arayan kişi olmalı. Bu yönüyle şair bir anlamda toplumcu olana zoraki kodlanmış olarak doğar.

Şiirdeki coşku bunaltının vaadi gibidir. Şiirdeki pathos lirik olanda boğulmamalı ve vice et versa abartılı lirik de pathosu boğmamalıdır. Şiir imge metafor ve kavramlardan oluşan duygusal varoluş biçimlerinin takımyıldızı olabilir. Pathos şiire, duyguları altüst eden ve aynı zamanda baş dönmelerini zapt eden bir anıklık bağışlayabilir. Şiir kanımca bir öyküyle birlikte okunmalıdır. Şiirin hikayesi, bireyin sevgiye olan açlığını nefrete bağlayan ve tam tersi bu nefreti yazınsal anlamda sert bir estetiğe dönüştüren, hayatın intikamını kendi corpus’undan alan, kendi krallığında evrensele erişimi olmayan bir monad gibi, yalnızlığı salt özgürlük olarak anlayan bir anlatı olmalıdır.

Şiir kendiliğin bilgisi değildir. Şiir her halükârda kendisinin değillemesidir: muhafaza edip aşarken yok sayar; kendisini, hayatın piç bilgeliğini açığa vuran apriori’ye kapatır. Yapısal ve zihinsel düzenini parçalayıp altüst eden Rimbaudçu düzyazı şiir geleneğinin yarattığı dil, günümüz modern şiirinin yazınsal temellerini oluşturuyor.
Fakat uyağa bağlı ritmin ardında yarı bilinçli imgeler ve bir rüya durumunu andıran panoramasıyla Rimbaudçu şiir kanımca, insanın taşıdığından kaçarak kurmaya çalıştığı estetik yalnızın sıkıntısına açılmış pencereleri kapatıyor. Sanatın anlatısındaki özne bazen yaşamın bahşettiği sonsuz olasılıkların içinde kaybolmayı seçer, bazen de hayatın anlamını geçen zamana yükler. Öznenin yaşamayı bir seçenek olarak mı yoksa eşsiz bir hak olarak mı gördüğü onun özgürlük karşısındaki tavrını belirler.

Her sabah yeni bir barbarlığa uyanırken yeniden şaşırıyoruz, oysa ki bu yeni orta çağ, tarihsel akşamdan kalmaların sabahıdır. Deneyimlemekte olduğumuz şeyin, kilometre taşları Periklesçi sözüm ona demokrasi ve Platoncu seçkinci iktidar anlayışıyla döşenmiş eskil bir felsefenin barbarlığı olduğunu düşünüyorum. Toplumcu sanatçı bu ortaçağvari gidişatı, cam fanusun içinden çıkmaya çalışan kelebeği seyredercesine izlemekle yetiniyor. Marksist teoriye göre üst sınıf yani sermaye oligarşisi, kendini tehdit altında hissettiği zaman faşizmi üretir; devleti yücelterek varlığını korur. Öte yandan sömürülen emekçilerin sınıf mücadelesinde sosyalist devrim koşullarını üretmeleri beklenir. Oysa bazı toplumlarda ezilen sınıflarla orta sınıf pekâlâ faşizm üretebiliyorlar. Türkiye’de üst sınıfın faşizmi rafine, alt ve orta sınıfın faşizmi kaba ve yıkıcıdır.

Sınıf bilinci yoksunluğu ile sınıflar arası geçişkenliğin bu kadar yumuşak olduğu acaba yeryüzünde başka bir toplum var mı?

Simgeler, hatıralar, kin, hoşgörü, niyet, arzu, korkunun yanı sıra etik, sembolik ve ideolojik manzumeler bütünü kanalıyla toplumda oluşturulan algı haritası çarpık bir siyasal ve sosyal topoğrafya ortaya koyuyor. Ruhumuza yüklediğimiz sessizlikle vicdanlarımıza doldurduğumuz suskunluk, Virginia Woolf’un kendini akıntıya bırakarak yaşamına son vermek için ceplerine doldurduğu taşlardan çok daha ağır. Hala yaşadığımız yanılsaması bizi ayakta tutuyor. Bazen sıkılgan katillerdir âşık olduğumuz ütopyalar, zira bir süre sonra düşlerimiz de bizi bırakıp giderler ve en kötüsü giderken sefilliğimiz ile düşkünlüğümüzü açığa vururlar; Bu sefillik ve düşkünlük, kendimize atfettiğimiz süperlatifler ve yüceltmelerle paralel olarak artar. Oysa ki insan bir bağırsak veya mezarlık kurdunun bakış açısından, afiyetle yemeleri için tanrı tarafından yaratılan bir nimettir.” Edward Abbey.

Eski toplumcu gelenekten bozma söylemlere metafizik bir elbise giydirerek bu söylemleri etkileyici, sarsıcı aforizmalar haline getirenler, insanların köle efendi bölünmesine dayanan eşitsizliği meşrulaştırdıklarının ve onu ahlakileştirip estetize ettiklerinin farkında değiller. Orada, efendiyi efendi yapan, iyinin ve kötünün ötesinde, yani ahlaklılık ya da ahlaksızlık yargılarından, suçlamalardan ve her türlü yasal sınırlamadan tamamen azade, doğal bir canlı olarak gücün ve erkin, egemenlik ve sömürme doğal hakkının onaylanması vardır.

Nietzsche’nin üstün insanına bağışladığı güç tutkusu nasıl ki bir korkunun sonucu ise giderek metafiziğe saplanan sanat da derin çekirdeğinde bir korkuyu gizler. Nasıl ki korkuyu fethetmiş olanlar Nietzsche’nin sanatçı tiranının çılgın niteliklerine sahip olmazlarsa, toplumculuktan metafizik sanata sert geçiş yapmış olanlar da bir güç yanılsaması içinde evrensel sevginin iletisini yayamazlar. Zira evrensel bir korku hisseden insan evrensel sevgi duyamaz. Nietzsche’nin dönel ahmaklık adını verdiği nedamet ve kurtuluş düşünceleriyle kısır bir döngünün içinde kaybolurlar.

Ölümün bir istatistik ve devlet işi olduğu modernite, çağdaş siyasi toplum, insanı mutsuzluğa düşürme makinası değilse ne? Kapitalist modernizmin bu mutluluk mantığına bir kırılma bağışladığını belirtmeliyim. Her gün ikna diktasının yeni türevlerine uyanırken, reklamlar, kuramlar, moda, siyaset, silahlı mücadele, aidiyet, hattaedebiyat da bazen bu ikna barbarlığının bir yöntemi olarak işlev görüyor.

İknâyı reddetmenin, daha düşmanca olmakla birlikte en güçlü iletişim aracı olduğu savlanır. Sanat kanımca öznenin benlik ve varoluş sorununu, varlığa dair o bitmeyen uğultuyu dindirdikten sonra susmalıydı; zira sanat “vazgeçerse” daha çok duyurabilir sesini; ancak iknadan vazgeçerse, kalemle yırtılamayan o gizemleri, dolaysızlığın güçleriyle, deneyimle, aposteriori olarak açığa çıkarmak için konuşmaya devam edebilir. Sözün simyasını keşfeden, edebiyat yapıtını tamamlayan ve ardından sessizliğe erişen varoluşçu tavır, şiire felsefi bir anıklık ve arınma bağışlayabilir. Bu varoluşçu tavır toplumcu tavra bir karşı sav olmaktan çok onu tekamüle erdiren bir boyut içerir.

“Sanat, insanı ortak acılar ve sevinçler aracılığıyla evrensel gerçeğe bağlar!” der Albert Camus. Oysa bir zamandan sonra yeni baştan başlamak ve evrensel olana bağlanmak için özel güçlere ihtiyaç var. Örneğin; benim gücüm uzun yıllar süren yurtsuzluğum sırasında hayatımdaki derin kırılmalarla birlikte tükendi. Dünyanın öbür ucunda korkunç bir bırakılmışlık duygusuyla yaşayan, hor görülmüş ve aşağılanmış özne, sesinin yerine ulaşmadığı düşüncesiyle yazına ihtiyaç duyar. Yazınsal yapıt, zorbaların sesini kıstığı, homojenize iktidar hegemonyasının yapısal olarak dışladığı, yaşamı epsilon civarındaki salınımlardan oluşan yalnızı, yalnızlığından kurtarabilir mi?

Albert Camus’un savladığının aksine, herkesin kendi dramını sonuna kadar yaşamasını beklemeden hayatın gerçeğine ulaşılabileceği iyimserliğini, toplumcu sanat o yalnıza bağışlayabilir mi?

Her ölümlü kısacık ömründe doğmuş, sevmiş, okumuş, ağlamış, gülmüş, darılmış, uyumuş, uyanmış, kirlenmiş ve olasılıkla arınmıştır. Çoğu insan bu süreçlerin ayırdına bile varmadan ölür. Bazılarımız yumuşak ve sarsıntısız intihar biçimlerini zamana yayar, bazılarımız kahramanca davranışlar sergileriz, bazılarının yaradılışında bu yoktur. Çoğu insan binlerce harfin içinde bir harf, milyonlarca, milyarlarca kum tanesinin içinde bir kum tanesi gibi yaşar. Gün gelir insan toprağa eğilir, mürekkep damlası gibi kâğıda akar, sayfanın bir yüzünde yaşar, sayfanın arka yüzünde bir gölgesi vardır belki, belki de hiç yoktur. Ölümlüyü hafızanın en açışkan izlerine teslim ederek betimleyen Proust, ona adeta bir ölümsüzlük bağışlar. Ölümlü varoluş Proust’ta, kendisini çiğneyip geçmişi ve geleceği yutan ve şimdiye odaklanan bir ermişlik mertebesidir.

Paris semalarındaki savaş uçaklarını betimlediği zaman dahi “Bu iç karartıcı durumun en güzel tarafı, Parislilere gökyüzüne bakmanın güzelliğini hatırlatmasıydı.” diyen Proust, savaşın da olumlu çağrışımları olabileceğine dair bir naiflik sunar. Özgürlük yanılsamasını yalnızlığı yücelterek kutsar. Proust’un edebi tutumundaki metafizik özüt, umut ve özgürlük yanılsaması sunarak toplumcu bir okumaya da olanak tanıyor. İnsan karanlıkta bir alev gibi parlayıp söner. Uzun bir gecede sadece bir düşünce kırıntısı gibi öylesine kısacık bir anda yaşar ki, ömrüne, ancak kalbinin ve usunun genişliği kadar zaman kazandırabilir; ömre eklenen bu zaman aslında nihayetinde bir yanılsamadan ibarettir.

Anlatıların sınırlarını göstermede, sorular sormada ve evrensel yanıtların gücünü sarsmada yapıbozumcu/yapısökümcü yaklaşımı önceleyen tavır aynı zamanda özneyi bin yıllık yalnızlığından kurtarmaya çalışan tavırdır. Bu kara ütopyalar çağında toplumcu sanatın yeni anlatılar kurmak yerine anlatı ve masalları yapı bozumuna uğratması gerektiğini düşünüyorum. Toplumcu yapıtın, nesnenin kurulu düzenini altüst eden yapısökümcü bir etkisi olmalıdır. “Yapı sökümünün uçurumuna düşmek olasılığı, bize hem zevkle hem de korkuyla esin kaynağı olur; bizi asla dibe vurmama beklentisi ve olasılığıyla adeta zehirler.” der G. C. Spivak. Toplumcu sanat yapı bozumunun bu zehirleyici etkilerini özneye uçuruma düşmek ve düşerse oradan kurtulmak ihtimallerini anımsatarak kırabilir.

Batı diyalektiğinin konvansiyonel bilgeliğini reddeden post-sömürgeci tarih yazımını sorgulayan tavır hem yapısökümcü hem de toplumcu olabilir mi? Batı diyalektiğini bir yeniden değerlemeye tabii tutarken, antagonist bir düalizm üzerinden felsefeye karşı şiiri, vahiye karşı aklı, yapısal olana karşı yaratıcılığı, episteme karşı techne’yi öncelemek yerine, bu diyalektiğin tüm mirasını kabul ederek gerçeğe ve özgürlüğe ulaşmak mümkün.

Faust ile Don Kişot’u, Godot ile tanrıyı karşıtlık belirlenimi içinde bir antagonizmler manzumesi olarak algılamak yerine, her şeyi bir symbiosis olarak okumak kanımca daha doğru bir yaklaşımdır. Zira evrendeki her şey bir symbiosis’ten ibarettir. Biyolojik terim olan symbiosis, kabaca aynı ortamda buluşan iki değişik organizmanın birbirinden etkilenmesi anlamına geliyor. Arzu ihlalcidir, belli sınırların ötesine gitme dürtüsüdür. Özneyle arzusunun nesnesi arasında en geçişsiz ilişkiyi nesnenin fetiş karakteri üzerinden kurma görevi toplumcu sanatın görev alanında değildir. İnsanların temel libidonal açmazlarına yanıt arayan psikanalistik edebiyatın zaman zaman pornografi tuzağına düşmesi mümkün. Zira sürekli olarak değişen kaleydoskopik bilinç ekranında hem sıradan malzemeyi hem de pek derinlerdeki malzemeyi yansıtma arzusunun böyle bir riski var.