Her şeyin teşhir edildiği günümüz dünyasında aslında görülecek pek bir şey kalmadı. Siber gerçeklik ve uzay ve zaman geçişkenliğinin internet adı altında sosyal yaşantıya yedirilmesi gerçekliğin ancak ve ancak teşhir edilerek sağlanabileceğine inanan bir neslin doğuşunu sağladı. Gündelik hayatın kopyalanarak aktarıldığı sıradanlıkların aynasından yansıyanlar ötekinin yok oluşunu hızlandırdı. Hatta ve hatta bu ayna insanların bireysel varlıklar olmadıklarını kanıtlayan en kestirme yollardan birisidir. Bir hazır nesneler öbeğinin çarpıtılmış ve değişime uğratılmış modellerini aktaran bu araç kontrolü bireye atfediyormuş gibi gözüken sentetik bir bayağılaşmadan fazlası değil.

Geldiğimiz nokta itibarıyla zaten hayatımızın hemen hemen en basit ayrıntısına dek deneysel bir gerçeklik içerisindeyken esas kaynağı asla belirtilmeyen yansımalara da maruz kalıyoruz. Bu maruz kalmanın kaynağını ‘kendiliğinden etkileşim’ olarak gösteren sosyal bilimciler her şeyin her yerde olmasının, kolay ulaşılabilirliğin, herkesin ve her kurumun deneylere katılabilmesinin sağlanmış olmasının tehlikelerine dikkat çekiyor.

İnsanlar büyüleniyor ve birbirlerini büyülüyor. Hükümsüz, anlamsız, sıradan ve kolay. İçeriklerde talep doneleri bu dört alan üzerinden şekilleniyor. Anlamsızlık üzerine kurgulanan bir ileti doğal sonucu olarak hükümsüzlüğü beraberinde getiriyor. Alt ve üst metinlere yüklenen kolay ve sıradan mesajlar ses ve görsellikle süslenip mutasyona uğratılıyor. Bu şekilde oturan bir konsept çok az müdahale ile sayısız deneye konu olabiliyor. Neden? Çünkü toplum bunu istiyor! Bu bayağılık pornosunun içerisinde gerçek kavga, gerçek sorunlar… Bunlar da kendilerine yer buluyor elbette. Yapılacak bir şey yok ve söylenecek bir şey yok kılıflarına örtünmüş biçimde.

Topluluklar gündelik hayatın ve varoluşsal sıradanlığın en ölümcül olaylarını, en şiddetli haberlerini kaderin yeni yüzü olarak seyretmeye hazır hâle getiriliyor. Bir ritüel olarak gerçekleştirilen ajans alma; yemek yeme ve diş fırçalama gibi bir alışkanlık hâline gelirken tüketilen gıdalar, dişe sürülen macun sorgulanmıyor. Hiç olma ve hiç olarak görme normalleşip kana karışıyor. Çıkarım yapacak olur isek insan hükümsüz görülmek ve o şekilde görebilmek amacıyla kendisini hükümsüz kılıyor. Bunu yaparken kaçırdığı şey ise o an büyük bir kayıtsızlıkla eline tutuşturulan bumerangın dönüp dolaşıp kendi kafasını yarabilecek olma ihtimali. Bu davranışa kimi düşünürlere göre var olmanın karşı konulmaz zorunluluğu, kimilerine göre ise nihai bir korunma arzusu sebep oluyor. En basit şekliyle, nasılsa benden çıktı mantığı.

Pekiyi, kendini bu denli koruma altına alıp görünmemeye, ilişilmemeye çabalayan kitlenin izlediği o sürekli görünme ve talep edilme arzusu içindeki kitle? Bu bir ikilik değil midir? İşin aslı herkes aynı anda iki tarafta birden oynar ve bu ikilemi hiçbir etik veya yasa çözemez. Aynadan saklanmak, aynanın varlığını inkâr etmek onu yok etmeye yetmez. Evindeki aynadan kaçan işindeki, dost meclisindeki aynaya yakalanmaya mahkûmdur. Üstelik tek bir aynadan söz etmenin imkânsız olduğu böyle bir çağda. Bu durum terminolojide kayıtsız şartsız görme hakkı ve eşit derecede kayıtsız şartsız olan görünmeme hakkı ikilemi olarak geçer. Az enformasyon insanın en doğal hakkıdır ancak zorunlu görünürlük ve ışığa maruz kalma bir hak değildir. Bu durum ancak istenç işin içine dahil olduğunda hak sayılabilir.

Foucault’un bahsettiği üzere, günah çıkarmanın en üst yüzeyi olan kendini ifade etmektir. Konuşmak ve durmadan iletişim içerisinde bulunmak. Bu ifade biçimi dile şiddet uygulayan bir ifade biçimidir, çünkü dili özgünlüğünü kaybetmeye iter; dil, bir alan açımından, bir görünürlük donanımından ibaret hâle gelir. Daha da önemlisi ironisini ve simgesini kaybedip hava boşluğuna karışır.

Yazının başından beri bahsettiğim teşhirciliğin bana göre en kötü yanı kişileri şantaja dayalı bir paylaşma etkinliği içerisine sokması, bunu bir iş hâline dönüştürmesi ve ödev algısı oluşturması. Seyircinin otomatik işbirliği, gönüllü kölelik sistemin işleyişinin ana amacıdır. Bir süre sonra izleyici değil kurban olan kişiler ise kendilerine yapılan yanlışları paylaşarak, eleştirerek, onlara doğru yanlış ekleme ve çıkarmalar yaparak ama asla sorgulamayarak tatmin olurlar. Kimse bu işleme karşı koyamaz çünkü bu bireysel bir tercih olmanın çok ötesinde beraber seçilen ve iştah ile tüketilen bir deneysel süreçler bütünüdür.

Sonuç olarak geriye yine sorular kalıyor. Her şeyin neticesi görünürlüğe ve teşhir etmeye çıkıyorsa hayat büyüsünü kaybetmez mi? Anlamsal kayıplar ilerleyen yıllarda simgesel kayıpları da beraberinde getirirse? Toplumun tüm süreçlerin temel mekanizmalarına hakim olması onu istediği zaman yıkabilme gücünü de saklı tuttuğu anlamına gelmez mi peki? Hayat nesnelleştiriliyor ise ve nesne her yerde ise, herkes buna istediği an ulaşabilme imkânına sahip ise, herkes bir gün aynı nesnenin tekrarlarını tüketmekten sıkıldığında ne olacak?