Doğu Anadolu’dan göç eden ve Azerbaycan’dan yayılan Türkmen boylarını sancağı altında birleştiren İsmail-i Safevi, 1502’de Tebriz’de şahlığını ilan etmişti. Şah İsmail, 13’ncü yüzyılda yaşamış Safeviyye tekkesinin kurucusu Seyfeddin-i Erdebili’nin soyundan geliyordu. Bir yaşında yetim kalan İsmail altı yaşında şeyh, on iki yaşında şah oldu. Etrafındaki Türkmen mücahitler, genç Şah’tan aldıkları güç ile kısa zamanda Erzincan’dan Horasan’a uzanan bir imparatorluk kurdular. Safevilerin saltanatı 1736’ya dek sürdü ve iki asrı aşan egemenlikleri boyunca İran’da Şiilik inancı yerleşti.

İran coğrafyasını bugün dahi anlamak güç. İslam Cumhuriyeti, İran’ın “çok uluslu” olduğu tezlerini reddetmekte ve “İranlılık” kimliğinde farklı diller konuşan, farklı dinlere inanan pek çok halk, bir kabul edilmekte. Bu sebeple araştırma yapılamıyor, İran’ı oluşturan halkların etnik kökenine dair varsayımlar ancak “tahmin” olarak kalıyor. Yine de Türkçenin İran’daki tarihi çok köklü ve bugün bile güçlü olduğunu söylemek mümkün.

Günümüz dilbilimcilerine göre bugün İran’da “Güney Azerbaycan dili” ya da “Azerbaycan Türkçesi”, “Kaşkayca”, “Türkmence”, “Kazakça”, “Türki” ya da “Horasan Türkçesi” ve “Halaçça” gibi Türk lehçe ve ağızları konuşulmakta. Bin yıl önceki Oğuz akınlarının mirası olan bu diller, yerleşik halk tarafından genellikle “Torki” ismi çatısı altında toplanıyor. Türkçeye en çok katkıda bulunan İranlı hanedan ise Safeviler olmuş. Şah İsmail’in sülalesi, Osmanlı hükümdarları gibi Farsça şiir yazmış olsa bile orduda, devlet idaresinde ve sarayda Türkçe varlığını daima korumuş. Mesela 1598’de başkent ilan edilen İsfahan’daki en önemli tarihi yapıların birinin adı “Ali Kapu”. İstanbul’da, bu yapı ve yapının işlevi için Arapça bir tamlama tercih edilirken rakip payitaht doğrudan Türkçesini kullanmış. Peki Türkçe şahların hayatında ne gibi bir yer tutuyordu?

Anadolu Aleviliğinde Şah İsmail bir Türkmen/Alevi ulusu gibi düşünülse de Şah İsmail, akranı olduğu Kanuni Sultan Süleyman gibi genelde aruzla yazdığı “gazeller” kaleme almıştı. Fakat İsmail, Osmanlı Türklerinin aksine ağdalı bir dile başvurmayıp oldukça sade ve anlaşılır bir dil kullanmıştı. Kendisine atfedilen onlarca deyiş, Şah’a bağlanan âşıkların onun mahlasını kullanmalarından kaynaklanıyordu: “Hatayi” Şah gibi “şah kullarının” da benimsediği mahlastı.

Şah İsmail’den sonra tahta geçen oğlu Tahmasb da Türkçe şiirler yazmıştı. “Havâî kimesne sultanlık başarmaz / Ne sultanlık ki çobanlık başarmaz” gibi bir beytin mimarı olan Tahmasb’ın divanı yok. Fakat Kanuni Sultan Süleyman ile bir müşâ’aresi ise elimizde. Mehmet Nuri Çınarcı’nın bir çalışmasında yayımladığı bu “atışma”, Osmanlı-İran çekişmesini edebi düzleme çekerek genişletiyor.

Şah İsmail’in torunu İbrahim Mirza’nın Türkçe koşma yazdığı belirtilse de Tahmasb sonrasındaki şahların şiir serüveni, genellikle Farsça ırmağı üzerinde seyreder. Müslüman İran şahlarının en büyüğü olarak kabul edilen I. Abbas, Farsça yazsa da Türkçenin devlet hayatındaki hakimiyetini güçlendirmişti. Abbas, İran’ı modern bir bölgesel güç hâline getirmiş, Osmanlı’yı askeri açıdan zorlayarak kaybedilen toprakları geri almış ve ülkenin kurumlarını güçlendirmişti. 1637’de İran’a gönderilen Holstein Elçilik heyetindeki Adam Olearius, bir ziyafet sonrasında “ışık ağası başı”nın “Sofra hakkına, gazi kuvvetine, Şah devletine Allah diyelim, Allah Allah” diye bağırdığını ve Hazîrun’un “Allah Allah” nidalarıyla ona eşlik ettiğini kaydeder. Yine Safevi ordusunun, yani Kızılbaşların, Şah’a “kurban olduğum” şeklinde haykırdığını belirtilir. Elçi raporları ve seyahatnameler, bu asırda Türkçe ve Farsçanın iç içe geçtiğini yazar.

17’nci yüzyılda Şah Safi döneminde Polonya’ya ve Şah II. Abbas döneminde Şirvan beylerine gönderilen Türkçe mektuplar, iki dilli yönetimi ortaya koymakta. Şah II. Abbas’ın, ayrıca “Sânî” mahlasıyla Türkçe şiirler yazdığı iddia edilmektedir. Bu asırda Türkçe, Balkanlardan Hindistan’a uzanan coğrafyada “lingua franca”dır ve Erivan’da, Bağdat’ta, Şiraz’da varsıl Ermeni, Gürcü, Farsi aileler çocuklarına Türkçe dersi aldırır. 17’nci asırda İran’ı ziyaret eden İtalyan seyyah Pietro della Valle şu ilginç yorumda bulunmuştur: “Farsça yumuşak ve tatlı bir dildir ve genelde kadınlar tarafından şiir söylemek için kullanılır. Türkçe ise eril bir dildir ve savaşçılara uygundur, bu yüzden de Şah ve emirler Türkçe konuşur.”

Safevilerden sonra Afşar boyundan Nadir Şah ve onun ardından Türkmen kökenli Kaçar Hanedanı, 1925’e dek başta kalır. Kaçarlar devrinde Farsça, günlük yaşamda ve devlet aygıtında gücünü arttırır. Pehleviler ve İslam Cumhuriyeti ise Farsçadan başka resmi dil tanımaz.