Dünya ekonomilerinin genişleyici para politikası benimsediği ve ekonomilerini doğrudan likitide akışı sağlayarak desteklediği bir 2020 yılını geride bıraktık. Tabi gelişmiş ülkeleri bu duruma bir nevi teşvik eden olay pandemiydi. Ekonomilerin minimum seviyede etkilenerek bu süreci atlatması ve arz talep dengesinin mümkün olduğunca korunmaya çalışması için, böyle bir genişleme politikası piyasalar tarafından makul karşılandı. Ancak pandemi süreci başlamadan önceki dezenflasyon dönemi, gelişmiş ülkeler için büyük bir problemdi. Bu yüzden yapılan genişleme politikaları, talebin mümkün olduğunca yükselmesi ve enflasyonu hareketlendirmesi adına doğru hamlelerdi. Fakat bu süreçte pandeminin getirdiği olağanüstü kısıtlamalar sebebiyle bu likitide bolluğu istenilen düzeyde likitide akışını sağlayamadı.

Bu oluşan likitide arzının büyük çoğunluğu tahvil, emtia ve hisse gibi yatırım araçlarına kaydı. Böyle olunca da gösterge faizleri düşmeye devam etti ve yaratılamayan enflasyon sebebiyle de politika faizleri gerilemeye devam etti. Hatta artık çoğu gelişmiş ülke negatif faizlerde uzun yıllar kalacak gibi görünüyor. Gelelim gelişmiş ülkelerde durum böyleyken, gelişmekte olan ülkeler kategorisinde alan Türkiye’ye…

Türkiye ekonomisi pandemi süreci başlamadan önce de sıkıntılı bir ekonomik süreçten geçiyordu. Kur şokunun üretim sektörüne verdiği zararı düzeltmeye, ithalat-ihracat dengelerini tekrar sağlamaya ve yüksek faizlerin düşürülerek yatırımların nasıl arttırılabileceğine uğraşıyordu. Belli bir dengenin oluşmaya başladığı o dönemde fırsatı  değerlendiremedik. Pandemi öncesinde politika faiziyle, şimdiki politika faizinin aynı olduğu tarihte döviz kuru Dolar bazında baktığımızda 5.70-5.80 TL seviyelerindeydi. Sanki trene bilerek binmiyoruz da arkasından koşup ”bakalım hangi durakta yakalayacağız acaba?” der gibi!

O dönemin ekonomi yönetimi gelişmiş ülkelerin genişleyici politikalarını benimseyerek, ülkemizin içinde bulunduğu konjonktürel ortamı yok sayarcasına aldığı kararlar ile krizin derinleşmesine sebep oldu. Hükümetin de isteği doğrultusunda piyasalarla hiç uyuşmayan kararların bir bir alınması sürecin buraya gelmesinin en önemli etkenlerinden biridir. Yüksek dolarizasyon yaşandığı, cari açığın çok yüksek olduğu, reel faizlerin negatif olduğu, enflasyonun tam anlamda kontrol edilemediği bir dönemde alınan ‘genişleyici para politikası’ kararları son derece yanlıştı.

Piyasalar alarm veriyordu ve bu süreçte Türk Lirasının hızla değer kaybetmesi kaçınılmazdı. Çoğu insan “ama uzun bir süre faizleri düşük tutmaya devam ettiler ve reel faizler negatif olmasına rağmen döviz patlamadı?” diyebilir. Bu sorunun cevabı da TCMB’nin özellikle swaplar ile sağladığı döviz rezervlerinin hepsini satmasıyla belli bir süre sağlandı ve maksimum altı ay tutabildiler. Ancak bu Merkez Bankası’nın yaklaşık yetmiş milyar dolar rezerv kaybetmesine, rezervlerin de Cumhuriyet tarihinde ilk defa eksiye düşmesine sebep oldu.

Küresel ölçekte yasaklar tüm hızıyla devam ediyor, turizm gelirleri neredeyse yok derecek seviyelere gerilemiş, üretim kısıtlamarı sebebiyle de işgücü kaybı yaşanmış ve buna müteakip vergi gelirleri de doğrudan azalmış. Bütçeye en çok gelir kaynağı olan dolaylı vergiler işletmelerin kısıtlamalar sonucu yaşadığı talep kaybı ile de bütçeye aşırı zarar vermiş. Bu saydıklarım sonucu yıl sonunda açıklanacak cari açığı düşünebilir musunuz? cevabı onlar da duyar gibiydi ve yıl sonu bütçe açığı hedefini revize ettiler.Rakamlar ile kafa karışıklığı yaratmak istemiyorum. İlk açıkladıkları bütçeye açığı hedefine göre %30 fazla, daha sonra revize edilen bütçe açığı hedefine göre %30 daha az bütçe açığı ile yılı tamamladık. Nasıl bir standart sapma uyguladılarsa artık tam ortayı tutturmuşlar!

Bahsettiğim gibi aslında terazi çoktan kaymıştı ve ekonomi yönetimi ipleri elinden kaçırdığını biliyordu. Bu durumdan çıkmanın yolları belliydi ancak alınacak kararlar hükümet ile örtüşmediği için gecikiyor ve liyakat sistemi bozulduğu için hareket alanı daralıyordu. Piyasalar alarm veriyordu ve enflasyonist baskı gitgide derinden hissediliyordu. Birileri acilen ikna edilmesi gerekiyordu. Nitekim öyle de oldu ve belli süreler üzerinde uzlaşma sağlanmış olacak ki, geçte olsa sıkı para politikasına geçiş süreci Kasım itibariyle başladı.

Tabii piyasaların güveni bozulduğu için alınacak kararların ne denli etkili olacağı şüpheliydi. Risk çok yüksekti ve bu yüzden hem Hazine ve Maliye Bakanı hem de Merkez Bankası başkanı değiştirildi. Daha sonra piyasa dostu açıklamalar ve ard arda gelen faiz arttırımları ile birlikte reel faiz tekrar enflasyonla dengeli bir seviyeye çekildi. Piyasalar ile zıtlaşma bırakıldı, diğer yönetime göre şeffaflık arttı.

Merkezi yönetim ekonomi yönetiminin aldığı kararlara müdahale etmeyeceği vurgusunu sürekli piyasalara aşılamaya çalıştılar. Para kurulu metninde sıkı para politikasının uzun süre devam edeceği ve enflasyonist baskının kontrol altına alınarak tek hanelere gelene kadar bu duruştan vazgeçilmeyeceği söylendi. Buraya kadar söylenenler, atılan adımlar ve alınan kararlar tam piyasanın istediği şekilde gelişti. Ancak bu kararlar fiyatlandı ve piyasalar sözlü yönlendirmeleri bir yere kadar kabul ederler.

Gelişmiş ekonomilerde piyasa güveni ve liyakat sistemi çok daha kuvvetli olduğu için ‘sözlü yönlendirme’ geçerlilik görür. Türkiye ekonomisinde sözlü yönlendirme ile piyasaları ve süreci yönetemezsiniz. Öncelikle reformların somut bir şekilde ele alınması ve bir an önce harekete geçilmesi gerekiyor. Yoksa sadece sıkı para politikası ve maliye politikası destekli bir düzelme süreci olmayacağını kabul etmeliler.

Merkezin dezenflasyon sürecini başlatabilmesi o kadar kolay değil. Belli bir fiyat istikrarı sağlayabilmek adına öncelikle Türk Lirası’nda yaşanan volatilitenin minimuma inmesi gerekiyor. Çünkü giren hammaddelerin neredeyse hepsi döviz cinsinden ve bu durum doğrudan fiyatlara yansıyor. Yüksek oynaklık üreticinin kestiremediği bir durum olduğunda da fiyat istikrarının sağlanabilmesi söz konusu olmuyor. Ayrıca yüksek faiz enflasyonu belli bir süre frenlese bile yatırımların düşme riski olduğundan dolayı büyümenin önünde engel olarak duruyor. Çünkü sıcak para girişi ve borçlanarak büyüyen bir ekonomi modeline sahip olduğumuz için cari açık vermezsek büyüyemiyoruz.

Cari açık verince de dış borç stoku sürekli artmaya devam ediyor. Bu kısır döngüden de bir türlü çıkamıyoruz. Reform kelimesinin adı olup içi boş bırakılınca da başladığımız yere geri dönüyoruz. Fazlasıyla deforme olmuş bu yönetim şekli ve anlayışı değişmedi sürece bu kısır döngüden çıkmamız mümkün olmayacaktır.