Türkiye’de bir kadın olarak sinema üretimi yapmak istiyor iseniz ya da kadın filmleri yapmak istiyorsanız, her sektörde olduğu gibi adam yerine konmak için bir kadın olarak çok daha fazla çabalamanız gerekiyor. Teknolojinin getirdiği en önemli yeniliklerden biri kamera malzemelerinin hafiflemesi oldu. Bu, Türkiye sinemasında kadınların teknik konularda kendilerini daha fazla geliştirmesine olanak sağladı, ancak kadınların yaratıcı grupta daha fazla yer almaları gerekiyor; bu anlamda eşit olmadığımız aşikar.

Bir hikaye anlatır iken, masallardan beri süre gelen eril zihniyetin hakim olduğu klasik anlatı kalıplarını yıkmak radikal sayılmamalı. Günümüzde manipüle edilen minimalist sinema, kadın sinemasının yörüngesini değiştiriyor. Kadınlar için bir şeyin çok fazla nedeni olabilir ya da doğurduğu çok fazla sonuç. Bunu göstermek “Sizi aynı anda çok şeyi anlattı.” olarak nitelendirmelerine neden oluyor. Aslında kadın dünyasının derinliklerinde boğulanlara diliniz kirli geliyor. En acısı da, eğer bir kadın sorunu anlatıyorsanız para bulmanız, yapımcı bulmanız daha güçleşiyor. Çünkü, sadece Türkiye’de değil, dünyada var olan algı bir kadın filminin para etmeyeceği…. Ön jürilerde, jürilerde çok daha fazla kadının aktif olması ve görevlendirilmesi kanaatindeyim. Kişisel husumetlerin, ego çatışmalarının kadınlar arasında bitmesi gerektiğine inanıyorum. Birbirimize destek olmamız, dayanışma içinde olmamız gerekiyor. Bu eril sistem, insanı fazlası ile yorarken birbirimize karşı daha anlayışlı olmamız gereken bir dönemdeyiz.

Durduk yere yazmıyorum tabii ki bu hislerimi. 24’üncü Adana Altın Koza Film Festivali’nde izlediğim, Su Baloğlu ve Merve Bozcu’nun uzun metraj belgesel filmi “O’nun Filmi” bana bu düşünceleri ve çok daha fazlasını hissettirdi. Belgesel sinemanın ne olduğunu tekrar hatırladım izler iken. Bugüne kadar hiçbir belgesel filmde kendimle özdeşlik kuramamıştım, ancak O’nun Filmi, biz kadın yönetmenleri anlatan bir film olunca işler değişti. Her yönetmenin, hatta kadın yönetmenin izlemesi gereken bir belgesel diye düşünüyorum. Hatta yapacağınız bir belgesel için size bilmeden yol haritası oluyor; çünkü belgeselin malzemesi biziz, kadın sinemacılar! Ve bu size şunu sorgulatıyor: Belgesel neye hizmet etmeli, insanlar bu hayatları izlediğinde kendi hayatlarına ne kadar yakın bulacaklar izledikleri belgeseli. O’nun Filmi’nde kendimi buldum.

İki genç kadın yönetmen adayının, yönetmen oldukları ilk filmlerini yapma sürecini ve bu süreçte yönetmenlerle olan röportajlarını izliyoruz. Godardvari, sıcak ve samimi bir anlatım. Çekimlerde olan bütün amatörlükleri ustaca anlatım diline dönüştürmelerini zevkle izledim. Normalde hiçbir film eleştirisi yapmayacağıma söz versem de, bu film için sözümü tutmuyorum. Çünkü belgeseldeki kadın yönetmenlerin söyledikleri biz kadın yönetmenlerin gerçekten yaşadığı sorunlar ve her kadın yönetmenin bir cümlesini alsam tek bir kelimeyi değiştirmeden duygularımı aynı ifade ederdim. Belgeselde asıl güzel olan, mesele belki kadın olmak ile başlıyor, ancak insan olmak ile devam ediyor. İstisnasız röportaj veren tüm kadınlar sert olmak zorunda kaldıklarından ya da beklentinin bu olduğundan bahsediyor. Peki o zaman, bizim insanımız neden sertlikten anlıyor gibi bir soru ortaya çıkıyor? Kolektif bir sanat olan sinema sanatında, hiyerarşinin merkeze alınması belki de bu sertlik arayışını doğuruyor. Yalnızca sinema değil, her alanda insanlar için sertlik, güçlülük anlamına gelmeye başladı. Ancak, bazen en yumuşak olan en serttir. Ve “O’nun Filmi” tüm naifliği ve yumuşaklığı ile güçlü kadınların yolculuğunu anlatıyor.