Tarım Algoritması

Bugün gelinen noktada, böylesine büyük bir pazar potansiyeli taşıdığını gördüğümüz organik tarımın, sadece gelişmiş ülkelere özgü bir üretim biçimi olduğunu söylemek mümkün değil. ABD, Kanada ve Japonya dışında da pek çok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede de organik tarım faaliyetleri sürdürülmekte iken, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki en önemli fark organik tarımın yapılma sebebidir. Organik tarım, gelişmiş ülkelerde iç pazar talebi, gelişmekte olan ülkelerde ise genellikle ihracat talep artışı sebebi ile gelişiyor. Gelişmekte olan ülkeler, üretimi artırma ve dış satıma sunma çabası içerisinde. Gelişmiş ülkeler ise, bir yandan dış alım ve bir yandan da iç üretimleri ile iç pazar talebini karşılama eğilimi içerisinde. Türkiye de bu genellemeyi doğrulamakta.

Başta Avrupa Birliği üyeleri olmak üzere pek çok ülkeye organik ürün ihraç etmektedir. Türkiye’nin organik tarım yöntemlerini uygulamaya başlaması da Avrupa’dan gelen organik ürün talebi sonrasında gerçekleşmiş, dünyada ticareti 1970’li yıllarda başlayan ekolojik tarımdaki gelişmelere uygun olarak, Avrupa ülkeleri Türkiye’den ekolojik ürün talebinde bulunmaya başlamıştı. Bu talepler doğrultusunda, 1984 ile 1985 yılları arasında ülkemizde ekolojik tarım uygulamaları ile ilk dışsatım, geleneksel ihraç ürünlerinden kuru incir ve kuru üzüm ile Ege bölgesinden başlamış, daha sonra kuru kayısı ve fındık gibi ürünler ile diğer bölgelere de yayılmıştır.

Ekolojik tarım faaliyetlerinin ülkemizde ilk olarak Ege bölgesinde İzmir’de başlamış olması, ürün işleme tesislerinin büyük kısmının İzmir’de olması ve üretilen ürünlerin büyük kısmının İzmir limanından ihraç edilmesi nedeni ile, organizasyon kuruluşları, kontrol ve sertifikasyon firmaları gibi ekolojik tarım sektörünün hemen tüm kuruluşlarının merkez büroları İzmir’de yer alıyor. Türkiye’nin organik tarımla tanışması dış satım vesilesi ile olsa da organik tarımın faaliyetlerinin tek nedeni dış satım ve ekonomik çıkarlardır diyemeyiz. Bunlardan çok daha önemli olan şey şu ki; Türkiye’nin doğal yapısını korumak ve doğal tahribata bir son verme gereğidir. Ne de olsa tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de; hızlı nüfus artışı, kentleşme, sanayileşme, sürdürülemez üretim ve tüketim alışkanlıkları oranında doğal kaynak tahribatı çarpıcı boyutlara ulaşmıştır. Kaynakların kirlenmesi, nesli tehlike altına giren türler, habitat tahribi, erozyon, sel, taşkın, çığ, heyelan gibi biyotik etmenler ile birlikte hızlandırılan doğal afetlerin oluşu biyolojik çeşitliliği hızlı bir şekilde yok eder iken, yukarıda sözünü ettiğimiz etkinlikler doğayı tahrip etmiş ve bunun sonucunda tarım ile çevre ilişkileri de bundan payını almıştır. Tüm bu sebeplerden ötürü organik tarımı sadece bir ihracat aracı olarak değerlendirmek yanlış olacaktır, Türkiye için organik tarım ahlaki ve ekolojik bir zorunluluk gibi duruyor.

Tüm bu üretimler, bilimsel bir alt yapı ve eğitimli kadrolar gerektiriyordu ve Türkiye’nin organik tarım faaliyetleri önceleri yabancı araştırmacı ve uzmanların desteğiyle yürütülür iken, bugün Türkiye’de yetişmiş araştırmacı ve uzmanlarca yürütülüyor. Bu TÜBİTAK’ın, ETO’nun ve üniversitelerimizin yürüttüğü çalışmalar ve eğitimler sonucu mümkün olabilmiştir. Ekolojik tarımla ilgili ilk bilimsel araştırma, 1991 yılında ekolojik bağ yetiştiriciliği konusunda TÜBİTAK ve Almanya-GTZ tarafından desteklenerek Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri bölümünde yürütülmüştür. Ayrıca, ülkemizde seçilen pilot bölgelerde yörelere özgü öncelikli ürünlerde ekolojik üretimi başlatma ve geliştirme projesi yürürlüğe konulur iken, ekolojik tarım konusunda ETO Derneği tarafından çok sayıda üretici ve tüketici eğitimleri gerçekleşmiştir.

Yazar: Alex Simoyan