Yeni Türkiye’nin yönetici sınıfının esasen kim olduğunu belirlemenin yöntemi sistemi inşa edenlerin geride bıraktığı araçların kim tarafından, kimin lehine ve kime karşı kullanıldığını iyi analiz etmekte yatar. Sistemi inşa edenlerden bahsederken de militarizm kavramına özel bir parantez açmak gerekir. Basit anlamda militarizm bir ülkenin güçlü bir orduya sahip olması ve bu orduyu kendi çıkarları adına çekinmeden kullanabilmesi olarak düşünülür. Ancak militarizmin bir diğer anlamı daha vardır, bir kast biçimi olarak askeriyenin üstünlüğü.

Bugünlerde bazı kesimlerce “Eski Türkiye” diye adlandırılan, vesayet rejimi göndermeleri olmadan adından bahsedilmeyen ve bugün otuz yaş ve üstü insanların hala daha akıllarında yeri olan Türkiye, bu bağlamda militarist bir ülkeydi diyebiliriz. Apartman yöneticilerinin “doğal olarak” emekli albaylardan müteşekkil olduğu, dışarıda herhangi bir yerde onlarca lira vereceğiniz yemeklerin orduevlerinde sakız parasına ücretsiz emekçi erler tarafından rütbelilerin uzak akrabalarına dahi servis edildiği, askeriye kimliğinin sizi işlediğiniz suçların en azından bir kısmından otomatikman muaf tuttuğu ve daha nicesi bir ülke. OYAK’ın mevcut hükumet öncesi dönemdeki ayrıcalıklı pozisyonu ve askeriyenin o ya da bu kesimlere kapatıldığı dönemleri de göz önünde bulunduracak olursak karşımıza çıkan tablo daha da netleşebilir. Eski Türkiye militarist bir kast sistemiydi ve asker sınıfı ile ona eklemlenmiş olan bürokrasi, yargı ve akademi çevreleri bu sistemin yöneticisiydi.

Yukarıda anlatılan hikaye belki bazı kişilerde rahatsızlık uyandırabilir, ancak ülkelerin bazen dile getirilmeyen tarihsel ve kültürel geçmişleri olduğu gerçeği gözden kaçırılmamalıdır. ‘Eski Türkiye’nin hikayesi tarihsel koşulların güdümünde gelişmiş, kökü Kurtuluş Savaşı’nın dahi öncesine dayanan bir süreçtir. Nasıl ki Amerika’daki sistemik ırkçılık yasalardan temizlenilmeye çalışılsa bile kültürde kendisini sürdürmüşse Türkiye Cumhuriyeti Devleti de ne kadar eşitlikçi bir yapıyı sürekli hedeflemiş olsa da kökenindeki tarihsel koşullara elbette ki bağlı kalmıştır. Bu nedenle dünü yargılamaktansa anlamaya çalışmak bugünde yaşayan bizlerin elindeki en iyi seçenektir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin yapısına içselleşmiş bu düzen, ülkenin kabuk değiştirip bazı kesimlerce yenilenmesi sürecinde iddia edilenin aksine bertaraf edilmemiş sadece biçim değiştirmiştir. Bu biçim değiştirmeyi anlamlandırabilmek için pek çok örnek verilebilir, ancak burada kısaca değineceğimiz örnek verginin silahlaştırılması kavramıdır. Ülkemizdeki vergiler dünyanın geneline kıyasla gerçekten yüksektir, ancak çoğu firmanın vergi ödemediği de bir gerçektir. Bu kendi içerisinde bir ikilem gibi görünebilir fakat yakından bakıldığında,vergi sisteminin tek işlevinin devlete kaynak oluşturmak değil aynı zamanda yönetim için de bir kontrol mekanizması görevini yerine getirmesidir.

Firmaların pek çoğu mevcut vergi yükünün altında, rekabet şanslarını yitirmemek için finansal suç işlerler. Küçüklü büyüklü bu suçlara pek çok muhasebeci, mali müşavir de ortak olur. Hatta sistem öylesine yerleşmiştir ki bu yasalarda bir düzeltme yapılmaya çalışılmasına başta bu grupların temsilcileri karşı çıkar. Peki eğer çoğunluk suç işliyorsa o eylem hala suç mudur? Kısa cevap, evet. Ancak unutulmamalı ki bir suç ancak ilgili makamlarca “suç” olarak tanındığı takdirde cezaya tabidir. Bu da bizi suçlulukla yönetim kavramına getirir. Eğer herkesi suçlu olmaya zorlarsanız yasal çerçevenin dışına çıkmak zorunda kalmadan, yalnızca seçici yargılama yaparak istediğiniz kişileri cezalandırma hakkına sahip olursunuz. Suçlu olduğunun farkında olan kişiler sizin tarafınızdan “seçilmemek” için sizinle çıkar çatışmasına girmezler, arzularınızı yerine getirirler, baştakilere meşru olarak tanıdıkları yönetim yetkesiyle değil kendi suçlulukları aracılığıyla yönetilirler.

Suçlulukla yönetim ve seçici yargılama kavramları hukuk devleti sınırları içerisinde kalarak hukukun belirli bir zümrenin lehine kullanılabilmesi için gereken elzem iki kavramdır. Ancak kendi başlarına yeterli değillerdir ve ek mekanizmalarla desteklenmeleri gerekmektedir. Burada devletin güvenlikçi gözetim aygıtları devreye girer. Gerek apartman koşulları içerisindeki muhbir komşuluk, gerek köy ortamlarındaki asayişçi muhtarlık, gerekse de internet ortamlarındaki oto-sansür tetikleyici takip mekanizmaları, suçlulukla yönetimi taşıyan işlevler üstlenirler. Bireyleri her fikir ve düşüncelerinin toplumsal alana taşınmasında işledikleri suçları göz önünde bulundurarak davranmaya teşvik eden bu sistem daha birey düzeyinde kendi sürekliliğini tehdit edecek düşünsel aktivitelerin topluma yansımasını önleyebilme yetisi ölçüsünde etkilidir.

Özel alanın devlet aygıtları tarafından işgal edilmesi toplumsal ve siyasi dönüşümün gerekliliği olan düşünce özgürlüğüne büyük bir tehdittir. İstikrar kavramının toplumsal ilericilik düşüncesiyle karşıt bir çerçevede kurulması, istikrarı ilericiliğe tercih eden zümreler için düşünce özgürlüğünü bir nevi temizlenmesi gereken yabani ot pozisyonuna sokar. Bu nedenledir ki devletin sivil toplum aktivitelerine en ciddi müdahale ettiği alanlar düşünce özgürlüğünü yaşatabilmek üzerinden inisiyatifler alan kurum ve kuruluşlara yönelmektedir. Bireyleri yukarıda anlatılan güvenlikçi gözetim mekanizmalarının baskısı altından çıkarabilecek her yöntem, yönetici zümrenin pozisyonuna bir tehdit olarak algılanmaktadır

Peki tüm bu hikayeden çıkarılacak sonuçlar neler olabilir. Öncelikli olarak ortaya konulması gereken şudur ki Türkiye’de siyasi, ekonomik ve ideolojik olarak ciddi bir kayma yaşanmış olmasına karşın, devlet aygıtının belirli bir zümrenin çıkarına kullanılması fikrinde bir yenilenme olmamıştır. Bu aslında şaşırtıcı değildir, günümüz Türkiye siyasi alanında, hedefi iktidarı bir şekilde ele geçirip devlet aygıtının tüm gücünü kendi siyasi, ekonomik ve ideolojik çıkarları lehine kullanma düşüncesinde olmayan hareket sayısı bir elin parmaklarını geçmez. En radikal sağcısından en devrimci solcusuna kadar ele alınabilecek geniş bir skalada Türkiye siyasetinde kendi zümresinin çıkarlarını savunmak amacıyla güvenlikçi gözetim mekanizmalarına, suçlulukla yönetim kavramına veya seçici yargılama yaklaşımına fiilen karşı olan kesimler nadiren karşımıza çıkar. Baskı altındayken özgürlükçülüğü savunmak kolaydır, asıl mesele kısmi de olsa iktidar sahibi olunduğunda bu değerleri sürdürebilmektir.

İkinci olarak, eğer belirli bir zümreyi diğerlerinin üstünde tutmak adına devlet aygıtlarının kullanılması sürecini çözebilmek istiyorsanız bunun öncelikli yolu iktidarı hedeflemek değil sistemin sürekliliğini sağlayan yardımcı mekanizmaları güçsüzleştirmektir. Bu yolda alternatif ekonomiler oluşturmak, bilgi akışının güvenlikçi gözetim sistemince sürekli denetime tabi tutulmadan dolaşımda kalabilmesini sağlamak ve daha nice yöntemi geliştirmek önemlidir. Ancak yöntemlerin fikri olarak geliştirilmesinden ziyade toplum içerisinde uygulanabilir olması daha da önemlidir. Bunun devlet aygıtları ve yönetici zümrenin toplumsal güç odaklarıyla açık mücadeleye girilmeden nasıl başarılabileceği ise keşfedenin toplumsal mücadelesini birkaç fersah ileriye taşıyacak bir yöntemdir.

Son olarak da anlaşılması gerekir ki Türkiye’nin toplumsal yaşantısındaki dönüşümleri anlamlandırabilmek ancak yapısal dönüşümleri ve sabit kalanları anlayabilmekten geçer. Yapının kendisini anlayabilmek onu yapısöküme uğratabilmenin, bu ise daha eşitlikçi bir gelecek kurabilmek adına ilk adımı atabilmenin öncül koşulu denebilir.