Üniversitenin Doğuşu

Batının üniversitesini doğunun medresesinden farklı ve üstün kılan bir şey var mı? Avrupa’nın büyük atağında üniversite belirleyici bir rol oynamış mı? Eskiden bu sorulara evet deme eğilimindeydim; simdi baktığımda pek öyle görünmüyor. İki taraf arasındaki benzerlikler, farklardan kat be kat daha güçlü.

Hastings Rashdall, The Universities of Europe in the Middle Ages. İlk basım 1895, revize edilmiş basım 1936. Üç cildin birincisi Bologna ve Paris üniversitelerinin oluşumu, altı yüz sayfa. İkinci cilt çeşitli Avrupa ülkelerinde 15’inci yüzyıla dek kurulan kırka yakın üniversitenin hızlı özeti, üç yüz elli sayfa. Üçüncü cilt Oxford ve Cambridge imiş, o elime geçmedi.

Anıtsal bir eser. Ortaçağ tarihçiliği 19’uncu yüzyıl İngiliz tarih yazımının zirvesi ve göz bebeğidir, bu da o geleneğe yakışır bir çalışma. Sadece ilk ciltte iki bi iki yüz kadar dipnotu, her biri ufak bir makaleye konu olacak nitelikte. Padua Üniversitesi’nde öğrencilerin askeri hizmetten muaf tutulması meselesi, yatılı kolejlerin ücreti meselesi, Paris’te öğrencilerin meyhane kavgalarına ilişkin mahkeme kararları, 1245 tarihli tüzük değişikliğinin anlamına dair farklı görüşler, Salerno’da okutulan tıp kitaplarının hangileri zorunlu idi, Floransa Üniversitesi’nin diplomalarına şehir idaresinin mührü hangi tarihte basılmaya başlandı, kitapçılar ve yazmanlar loncası ile üniversite arasındaki fiyat ihtilafı nasıl çözüldü, bakalorya sınavlarında yapılan yolsuzluklara dair soruşturma raporları vesaire. Mesela 1290 küsur tarihinde hukuk hocası Odofredus’un ders ücretlerini ödemeyen öğrencilere dair şikâyeti. Mesela Paris Üniversitesi şansölyesine karşı Papalık nezdinde açılan temyiz davasının masrafları için öğrencilerden para toplamanın yasa dışı olduğuna dair karar.

Alıntı metinlerinin tamamına yakını Latince, bir kısmı üstelik kötü imlalı Ortaçağ Latincesi. Bilmiyorsan işin zor.

Universitas, yani “birlik, bir araya geliş”; Arapçası vahdetten ittihad. Bir tür sendika da diyebiliriz. Paris’te en erken 1208 civarında, Bologna’da 1215’te yazılı kaydına rastlanıyor, ama her iki kentte bu tarihlerden bir müddet önce örgütlenmiş olduklarına dair belirtiler var. İlki muhtemelen Bologna, Paris oradan fikir çalmış. 1200 yılında Paris’te bir Alman öğrencinin hizmetçisinin meyhanede dövülmesi üzerine çıkan ve haftalar süren büyük kargaşalıkta ilk kez üniversitenin bir hukuki temsil organına ihtiyaç duyduğu anlaşılıyor. Salerno belki ikisinden de daha eski, ama “üniversite” statüsünün belgesine ilk 1231’de rastlanıyor. Bu mühim, çünkü Salerno Güney İtalya’da ve Arap kültürel etkisinin Avrupa’daki en önemli kapılarından biri. Yani Salerno eğer ilk ise bundan çıkarılacak sonuçlar var.

Bologna ve Paris iki ayrı model. Bologna’daki universitas bir öğrenci birliği olarak başlamış, Paris’teki bir hocalar sendikası, ama zamanla ikisi aynı yöne evrilmiş. Bologna 12’nci yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Avrupa’nın en seçkin hukuk hocalarını barındırmasıyla ünlü bir kent; aynı zamanda Papalığa karşı Alman imparatoru yandaşlarının İtalya’daki en önemli dayanak noktalarından biri. Avrupa’nın dört köşesinden buraya akın eden öğrenciler, şehir ahalisine karşı haklarını korumak için önce bir, sonra iki universitas kurmuşlar. Biri Cismontane, Bologna hariç İtalyalıların, diğeri Tramontane, “dağ ötesinden” gelenlerin, yani çoğunlukla Almanların birliği. Enteresan olanı, Bologna’nın yerlisi üniversiteli olamıyor, çünkü onların hukukunu ve güvenliğini korumak için ayrıca bir yapılanmaya gerek yok, zaten şehirli oldukları için yasaların güvencesinden yararlanıyorlar. İki üniversitenin toplam üye sayısı binleri bulmuş. Kent komününe rakip birer tüzel kişiliğe dönüşmüşler.

Zamanın usulü gereği her iki cemiyet birer başkan seçip ona itaat ve sadakat yemini etmiş. Başkan prensip olarak bir öğrenci, ama rektörlük masraflı bir iş olduğundan genellikle en zenginleri seçilmiş, zamanla işi profesyonel yöneticilere yükleyip törensel pozisyona çekilmişler. Öğrencilerle ilgili her türlü hukuki ihtilafta rektöre neredeyse sınırsız yargı yetkisi tanınmış. O yetki şehir otoriteleriyle çatışma noktasına vardıkça üniversiteler şehirden taşınma tehdidini kullanmışlar; 1215’te topluca Arezzo’ya, 1222’de Padua’ya taşınmışlar. 1245’te şehir idaresi pes edip cinayet vakaları dışında rektoryal yargıyı en geniş şekilde tanımış.

Aynı yıl hocaların da rektöre bağlılık yemini etmesi şartı getirilmiş. Hocaların salariasını şehir ve üniversiteler ortaklaşa ödemeyi kabul etmişler. Üniversite tüzüğü derse geç gelen, belli sürede belli dersleri tamamlamayan, izinsiz şehir dışına çıkan hocalara para ve hapis cezaları öngörüyor. Üniversiteler ayrıca x tarihinde otuz dokuz üyesi olan kitapçılar ve yazmanlar loncasını ve şehir meydanında her hafta kurulan seyyar kitap pazarını regüle etmiş, öğrenci pansiyonlarını ve kira evlerini kontrol etmiş, fahiş kira alan veya öğrenciye kötü muamele eden ev sahiplerini bir yıl veya daha uzun süre ile yasaklamış, kötü ve yanlış nüsha yazan kitapçılara para cezası kesmiş.

Bu Bologna modeli. Padua, Pisa ve Güney Fransa’daki Montpellier üniversiteleri bu modeli izlemiş. Paris’te ise şartlar farklı. Bologna’nın aksine Paris bağımsız bir şehir devleti değil, bir kraliyet kenti. Papa’yla sürekli kavgalı olan Bologna’nın aksine Paris’te kilise krallığın iktidarına karşı bir melce, bir sığınak. Paris’teki okullar her zaman kilisenin koruması ve kontrolü altında olmuşlar; Paris Başpiskoposuna ve onun tayin ettiği şansölyeye boyun eğmişler veya eğmemişler, onlarla kavga etmişler, onlara karşı koymak için universitas kurma gereğini duymuşlar. Nihayet 1215’te kendisi de Paris ve Bologna üniversitelerinden doktor unvanına sahip Papa 3’üncü Innocent’in fermanı ile rector seçme yetkisi kazanmışlar.

Paris’te ilk dönemde artes, ilahiyat, tıp ve hukuk olmak üzere dört fakülte var. Artes sözcüğünü “aşağı sanatlar” diye çevirelim. Aşağı Sanatlar Mektebi öbür üçüne hazırlık okulu olarak düşünülmüş; gramer, retorik ve diyalektik sanatlarını öğretmiş. Bu bölümden mezun olanlar bacalarius unvanını almışlar; yüksek fakültelerde okutman ve hoca yamağı olma yetkisini kazanmışlar. Ama üniversiteye üye olabilmek için üç yüksek fakültenin birinden magister ya da doctor unvanı almak gerekmiş.

Magister ve doctor önceleri hocalar sendikasına kabul edilme anlamına gelen ve bununla sınırlı birer unvan. Ancak 1230’lardan itibaren sayıları artan bir dizi Papalık fermanıyla, önce Paris ve Bologna’nın, sonra diğer üniversitelerin hocalarına “ius ubique docendi” beratı verme yolu açılmış. Böyle olunca hocalığın ve dolayısıyla hocalık unvanı veren kurumların bir üst resmi makam tarafından resmen ve alenen tasdik edilmesi yolu açılmış. Bürokrasinin ölümcül çehresi ucundan görünür olmaya başlamış.

Kurumsallaşmanın öncesinde elbette bireysel öncüler var. Ortaçağın büyük eğitim devrimini başlatanlar onlar. Salerno’da Constantinus Africanus. Tunus doğumlu bir hekim, 1080 dolayında siyasi mülteci olarak İtalya’ya gelmiş. Arap, Yunan ve İspanyalı Yahudi hekimlerin eserlerini Latince’ye çevirmiş; kısmen İspanyalı Ali b. El-Abbas’tan çevirerek Orta Çağ’ın standart tıp ders kitabını yazmış. Tilmiz yetiştirmiş. Onun döneminde şekillenen Salerno tıp ekolü altı yüz yıl boyunca Avrupa’da tıp eğitiminin çifte kaleleri olan Padua ve Montpellier üniversitelerinin anası sayılıyor.

Bologna’da Irnerius ya da Guarnerius, Yrnerius, Varnerius; aslı Werner olmalı. 1110 civarında hukuk dersleri vermeye başlamış, tam o sırada eski Roma hukukçularının içtihatlar derlemesi olan Digesta’nın tam nüshasının Amalfi’de keşfedilmesi üzerine başlayan Roma medeni hukuku uyanışına öncülük etmiş. Sivil hukukun yüzlerce yıl üniversitelerde okutulacak olan klasik ders kitabını yazmış. Skolastik hukukun iki ağır topu Dr. Bartolus ile Dr. Baldus’u yetiştirmiş. Bu iki adı Molière ve Beauharnais’in komedilerindeki ukala profesör rolünden tanırsınız.

Bologna sivil hukukçuların, dolayısıyla emperyalistlerin (yani Almancıların) akademik odağı olunca karşı uçtaki Papacılar da mecburen gidişe ayak uydurup şehirde sivil hukukun yanında kanon hukuku (yani kilise hukuku) kürsüsü açılmasına önayak olmuşlar. Kanon hukukunun mecellesi olan Decretum yazarı Gratian, çeşitli yerlerde hocalık yaptıktan sonra 1150’lerde Bologna’ya yerleşmiş. Yani 1110’larda tek bir hocanın açtığı yolda kent kırk yıla kalmadan hukukun iki dalında Avrupa’nın akademik odağı haline gelmiş.

Paris’te hepsinden daha ilginç bir figür, Abélard; gerçek bir anarşist, bir entelektüel maceracı, hayatı boyunca otoritenin her şubesiyle çatışmış ve bedel ödemiş biri. 1100 civarında Bretanya’nın taşrasından Paris’e öğrenci olarak gelmiş. Zamanın mühim meselesi olan realistlerle nominalistler arasındaki felsefi çatışmada yer almış. Namlı hocaları münazarada rezil etmiş. Notre Dame katedrali yönetimiyle kavga ettiği için şehir surları dışında, Seine Nehri’nin sol yakasında, sonradan Paris Üniversitesi’nin nüvesi olan Ste. Genéviève mahallesine yerleşip orada ders vermiş. Öğrencisi olan Héloise ile aşk yaşadığı için kızın ailesi tarafından yakalanıp hadım edilmiş. Bir süre taşraya sürgün edildikten sonra dönüp Paris İlahiyat Okulu’nun temellerini atmış. Skolastik felsefe metodunun başlangıcı sayılan Sic et Non’u yazmış. Sonunda ölünceye kadar Cluny manastırına hapsedilip yazı yazması engellenmiş. Halbuki en sadık öğrencisi olan Petrus Lombardus Katolik ilahiyatının yüzyıllarca el kitabı olan Sententiae’yi yazacak, 13’üncü yüzyılda aziz ilan edilen büyük ilahiyatçıların hepsi Abélard’ın açtığı yolda yürüyecektir.

Sic et Non, geleneksel diyalektik tekniğini Batı’da felsefe ve ilahiyata uyarlayan ilk önemli eserdir. Felsefi tez bir dizi önerme halinde sunulur. Her önermeye karşı akla gelebilecek bütün karşı tezler sayılır, teker teker ele alınır, aklî kanıtlarla çürütülür. Tabii bu arada ortalama mümini şoke edecek karşı görüşlere de yer verilir. Misal: “Derler ki tanrı yoktur ve bu yönde yedi adet iddia ileri sürerler… imdi, bu dedikleri doğru olamaz, çünkü…”

Bu yöntemin şahikası, 1260-70’lerde Paris Üniversitesi’nde hoca olan Thomas Aquinas’ın Summa’sıdır. Lisedeyken okumuştum; sonradan merak edip Abélard’a da göz gezdirdim. Akıl yürütme ve yazı yazma üslubumu epeyce etkilemişlerdir sanırım. Yanlış cumhuriyette bunu net görürsünüz. Ayrıca, olur olmaz her konuda birincisi şu, ikincisi şu, üçüncüsü şu diye listeler yapma alışkanlığım da kısmen oradan geliyor olabilir.

Şimdi merak ettiğim mesele başka. Abélard ve öğrencileri bu yöntemi kendileri mi keşfettiler, yoksa tam o dönemlerde benzeri münazara yöntemlerine pek meraklı olan İslam/Arap müderrislerinden fikir mi devşirdiler? Yazarımız maalesef bu konuda suskun. Daha doğrusu bir 19’uncu yüzyıl İngiliz medievalistinden Orta Çağ Arap skolastizmi konusunda bilgi ve fikir sahibi olmasını beklemek haksızlık olur. Ah diyor insan, bir oryantalist de şu konuya bir ucundan el atsaydı! Geç 19’uncu yüzyılın engin global vizyonu ile 20’nci yüzyılın kültürel çoğulculuğunu ve 21’inci yüzyılın detay ve bilgi hakimiyetini bir araya getiren bir eser yazsaydı da Yüksek Orta Çağ’da Akdeniz’in iki ucu arasındaki kurumsal ve entelektüel etkileşimleri irdeleseydi.

Heyhat, yok artık öyle tipler. Bugün çıksa çıksa Rashdall’ın iki bin iki yüz adet dipnotundan birini tutup şişirip kitap yapacak biri çıkar, “Early Responses to Gratian’s Decretum: A Semi-Structural and Post-Annalist Cross-Cultural Perspective” gibi bir isimle yayınlar, biz de okumayız.

Afrikalı Konstantin, Almandan bozma İtalyan Irnerius ve Parisli Abélard üniversite kurumunun belirmesinden iki veya üç kuşak önce bir yol açmışlar. O yol o kadar popüler olmuş ki, bir süre sonra hukuki ve kurumsal çözümlerle desteklenmesi gerekmiş. İşin içine beratlar, unvanlar, yetkiler, Papalık mühürleri, komiteler, içtihatlar, ceza çizelgeleri, iptal davaları girmiş.

Üniversite dediğin şey o; bilimin bürokratik kabuğu. İslami paralelleri mutlaka birilerinin incelemesi gerekiyor. Monografik malzeme yok değil, özellikle İspanyollardan bu konuyu çalışanlar olmuş. Ama genel bir sentez, bildiğim ve bibliyografilerden çıkarabildiğim kadarıyla pek yok. Belki de vardır, ben bilmiyorumdur. Elimin altında Orta Çağ İslam eğitim kurumlarına ilişkin eşdeğer bir kaynak yok. Onun için şimdi ne desem kulaktan dolma yorum/bilgi olacak. Gene de aklımda kalanları not edeyim.

Önce sosyal yapı. 12’inci yüzyıl ortalarını izleyen iki, üç yüzyıl İslam diyarında muazzam bir şehirleşme ve kozmopolitlik çağıdır. En şahane örneğini İbn Battuta seyahatnamesinde bulursunuz. Yanılmıyorsam 1320’ler olmalı, İbn Battuta Fas’ın Tanca şehrinden çıkar, namını duyduğu bir hocanın talebesi olmak için Kahire’ye gider. Orada bir süre kaldıktan sonra başka hocaların peşinden Şam’a geçer. Oradan gene akademik referansla Konya’ya, İsfahan’a ve nihayet Hindistan’a yol alır. Her gittiği kentte kendisi gibi dünyanın dört ucundan gelmiş, aynı dili konuşan, benzer akademik konularla meşgul olan, yoğun bir tanışıklık ve dedikodu ağına sahip olan alimler ve talebelerle karşılaşır, saygı ve dostluk görür. Kent yöneticileri ilim erbabına hürmet eder, sık sık sohbet ve işret için bir araya gelirler. Fakat talebelerle kent halkı arasında kavga ve gerilim eksik olmaz; suhte ayaklanmaları bazen kanlı sonuçlanır.

İspanya ve Sicilya’daki, hatta Tunus ve Mısır’daki medreselere Hristiyan Avrupa’dan giden talebe sayısı hakkında en ufak bir bilgimiz yok. Ama gidenler olduğunu biliyoruz. En ünlüsü 999 yılında 2’inci Sylvester adı ile papa olan, çağın ünlü alimlerinden Gerbert d’Aurillac. Dört yıl Barselona’da bir manastırda okuduktan sonra, ilmi menbaından tahsil etmek üzere Müslüman hakimiyetindeki Toledo ve Sevilla’ya gittiğini vakanüvis Monmouth’lu Geoffrey belirtiyor.

Skolastik çalışmanın üslubu, metodu ve konuları bakımından arada çarpıcı bir benzerlik var. Batı’nın gramer, retorik, diyalektik triviumuna karşı beri tarafta eğitimin temelini Arapça sarf, nahiv ve iştikak, i’cazve cedel oluşturmuş. Aristoteles külliyatı ile birlikte geç antik Neo-Aristocular, özellikle Porphyrios’un Isagogê’si her iki tarafta mantığın ve felsefenin çerçevesini tanımlamış. Bizde 19’uncu yüzyıla dek medreselerde Gelenbevî Mehmed Efendi’nin İsâgucî  Şerhi’nin okunduğunu biliyorum; Paris’te Abélard’ın felsefeye giriş noktası da Aristo’nun Kategorileri ile Porphyrios.

Aristoteles külliyatındaki kilit eserlerin ilk kez 1200’den hemen önceki yıllarda Latince’ye Arapça’dan çevrildiğini, bu meyanda Liber de Causisve De Differentia Spiritus et Animae gibi Arapça telif eserlerin de yanlışlıkla Aristo’ya atfedildiğini, 13’üncü yüzyılın ilk yarısında İspanyol filozof İbn Rüşd’ün Paris ve Oxford’da Aristocu felsefenin ana direği sayıldığını hepimiz biliriz. Ama mesela şu yeni: Batıda diyalektiğin temel referans kitabı sayılan Rum alimlerinden Şamlı Yohannes, adı üstünde, Suriyeli imiş. 9’uncu yüzyılda Abbasi egemenliği altında yaşamış ve şüphe yok ki eseri Arap cedelcilerinden çeviri ya da uyarlama.

Keza Geç Antik Çağ’ın en orijinal düşünürlerinden olan Pseudo-Dionysios’un iki eseri, De Hierarchiâ Cæli ve De Nominibus Dei 12’inci yüzyılın son çeyreğinde ilk kez eksiksiz olarak Latince’ye çevrilmişler. Bunların, mesela tastamam aynı yıllarda yazan Muhiddin el-Arabi’nin sudur ve esmayı hüsna öğretilerinden farkını bilen varsa beri gelsin.

1245 yılında Bologna’da astroloji kürsüsünde okudukları on bir kitabın en az altısı Arapça’dan çeviri görünüyor. İlki tabii Algorismi de Minutis et Integris, yani El-Hwarizmî Kitab-ı Cebr ve Mukabele. Sonra Ptolemaios’un Almagest’inin Arapça çevirisinden çevrilen Theorica Planetarum, İspanyalı Yahudi alim Mesalaha yahut Maşallah’ın Usturlap Risalesi, İbn Sina’nın Kanon’undan seçmeler, Alcabitius adlı birinin yine Arapça’dan çeviri Hukuki Astrolojiye Giriş kitabı, ayrıca Kastilya kralı X. Alfonso’nun yıldız tabloları ki, onlar da şüphesiz Arap nücum erbabının zîc tablolarından aktarmadır.

Bologna’da astroloji kürsüsü tıp okulunun şubesi olarak kurulmuş. Bu bir Arabizm, çünkü astrolojinin insan sağlığı üzerindeki etkisi meselesi Arap tıbbına has bir saplantı, eski Yunan tıbbında yok. İsteseniz “hurafe” deyip geçebiliriz. Gel gör ki, mesela Copernicus öyle düşünmemiş. Polonya’dan kalkıp Bologna’ya kilise hukuku okumaya gelmişken astrolojiye de merak salmış, gezegenlerin yörüngesine ilişkin hesapları sadeleştirme fikrine ilk burada kapılmış.

Bologna’da oluşturulan hukuk öğretisinin içeriğinin Arap kaynaklarından bağımsız olduğuna şüphe yok. Ama biçim ve prensip açısından aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Bütün hukuku bir içtihatlar ve yorumlar sistematiği olarak rasyonelleştirme çabası, 9’uncu yüzyılda Bağdat’ta dört Sünni fıkıh mezhebinin oluşmasından bu yana İslam hukukunun karakteristik özelliği ve hatta İslam kültürünün belirleyici ögesi olmuş. Batı dünyası 11’inci yüzyıl ortalarından itibaren İspanya ve Sicilya’da, ardından Haçlı seferleri sayesinde haşır neşir olduğu Levant’ta İslam hukukuyla yakından tanışma fırsatını bulmuş. Bu hadiselerin üstünden daha birkaç yıl geçmişken birdenbire eski Roma sivil hukukunun keşfi ve sistematik bir hukuk öğretisi kurma sevdasına düşülmesi, hemen peşinden bin sene keyfe keder yürüyen kilise hukukunun “kanon” adı altında kodlaştırılması, acaba “onlarda var bizde neden yok?” sorunsalı ile alakalı olabilir mi?

Araştırmak lazım. Bilmemek kötü. Çok şey var öğrenecek, insan bazen ümitsizliğe kapılıyor. Her iki skolastiğin püf noktası nedir diye sorarsanız benim bile hiç beklemediğim bir cevap verir sizi şaşırtırım. Text kavramıdır. Daha doğrusu text ve context; Arapçası metn ve şimdi bir türlü dilimin ucuna gelmeyen öbür terim. Text mesela kutsal kitap ayeti, yahut Aristo metni, yahut ferman veya yasa maddesi. Context onun altına veya üstüne veya sayfa marjına çoğu zaman başka mürekkeple veya başka yazı tipiyle yazılan şerh, tefsir, tercüme, zeyl ve kenar notudur. “Hoca burada demek istemiş ki,” “Filan mahkeme şu tarihte yasayı şöyle yorumlamış ise de,” “Bazı yazmalarda bu ifade şöyle kayıtlı olup,” vesaire. İnsanoğlunun düşünsel evriminde yeni bir aşamadır. Antik Çağ bunu bilmez. Rönesansın büyük editörlerini tarih ilminde 17’nci yüzyılda başlayan büyük devrimi mümkün kılan düşünsel temel budur.

Şöyle diyelim: Bugün Türkiye’de hâlâ Hüseyin Rahmi’nin aslıyla uyarlamasını ayırt edebilecek yayınevi sayısı bir elin parmaklarından az ise, skolastiğin bin sene önce ulaştığı düşünsel mertebeye henüz bizim buralar erişmemiş olduğundandır. Batının üniversitesini Doğu’ nun medresesinden farklı ve üstün kılan bir şey var mı? Avrupa’nın büyük atağında üniversite belirleyici bir rol oynamış mı? Eskiden bu sorulara evet deme eğilimindeydim; hatta Kelimebaz’da çıkmış bir iki yazıda o yönde fikir beyan etmişliğim vardır. Şimdi baktığımda pek öyle görünmüyor. İki taraf arasındaki benzerlikler farklardan kat be kat daha güçlü. Avrupa’daki üniversite özerkliğinin İslam alemindeki karşılığı var mıdır ve nedir, bir fikrim yok. Her halükârda entelektüel üretimin niteliği açısından iki taraf arasında 1400’lerin sonuna dek ciddi bir fark tespit etmek zor.

Aslına bakarsanız Batı’da üniversite kurumunun kendisi 1600’lere, hatta belki 1700’lere dek Orta Çağ skolastiğinin pek ötesine geçmiş görünmüyor. Luther ve Erasmus gibi istisnaları var elbette, ama rönesansın ve reformasyonun büyük düşünsel devrimleri, Galileo ve Newton’un bilimsel keşifleri, Descartes ve Leibniz’in felsefi atılımları üniversite dışında, üniversiteden bağımsız ve hatta üniversiteye düşman mahfillerde gerçekleştiler. 

Nasıl oldu, neden oldu? Üniversite Orta Çağ’da takılı kalsa da, üniversite eğitiminin 15’inci yüzyılda kazandığı büyük yaygınlığın toplumun genel kültürü üzerinde olumlu etkisi var mıydı? Bir ara o soruların da cevabını arayalım isterseniz.