Bilinen tek vampir araştırmacısı Rosemary Ellen Guiley; dünyanın hemen hemen yarısını dolaşarak, neredeyse bin sayfalık bir dosya oluşturmuştur. Çeşitli ülkelerde yüzden fazla vampir derneği bulmuş, birçok insanla konuşmuştur. Derlediği sonuçlar öğrenim kurumlarında kullanılmak üzere ciddi paralara satılmıştır. Webster Sözlüğü’nde “vampir” sözcüğüne baktığınızda karşılaşacağınız cümle şudur: “Ölü bir insanın canlanmasına veya geceleri mezardan çıkmasına inanmak… Vampirler, uyuyan insanların kanlarını emerler.”

Guiley’e göre, bu tanımda yer alan “uyuyan insanların kanlarının emilmesi” bölümü saçmadır. Ona göre; herkes vampirin tanımını aynı yapamaz; çünkü film, kitap gibi unsurların etkisinde kalınır. Ölümsüz, her yönden çok güçlü, doğal olmayan, geceleri yaşayan ve özel güçlere sahip bir yaratığın olduğuna inanılır. Bu inanışa göre vampir kötüdür; çünkü yaşamak için diğer insanların kanlarını emer. Vampir kültüründen kaynaklanan bu iddialar, Guiley’e göre gerçekten uzaktır.

Aslen vampir inancı Slav folklorundan doğmuştur. Kötü ruhlar, mezardan çıkan ölüler, şeytani yaratıklar, kan içen, özel güçleri olan, hayvana dönüşen insanlar; tümünün kaynağı Slav folklorudur. Ancak Guiley’ye göre, böyle standart özelliklere sahip bir vampir yoktur. Tam tersi vampirler doğal ortama çabuk adapte olurlar, gelişimleri sürekli yanıltıcıdır; asıl çaba kolektif insan bilincini yanıltmaktır. Bu tanım, vampir realitesinin arzuladığı tanımlamayla paraleldir ve bilinçlidir.

Guiley’nin vampirleri cinsiyet gözetmeksizin vampir olduklarını açıkça söylerler ve tam anlamıyla insan olmadıkları inancındadırlar. Büyük çoğunluğu, bir başka vampirin ısırmasıyla vampir olmuştur. Yapılan ayinlerdeki kan değişimi, aslında kan kardeşi olmak gibidir. Yaş mevhumu net olmasa da, vampirlerde yaşlanmanın yavaşladığı belirtilir. Bunun nedeni sanıldığı gibi kan içmek değil; kolektif oluşum alanını, yani bilinci koşullandırmaktır.

İddiaların hiçbirinde havada yarasaya dönüşerek uçmak yoktur. vampirizm inancının oluşturduğu doğaüstü güçler, yoğun duyarlılıktan ve belki önceden söylenecekleri algılamaktan ibarettir. Vampirler korkusuz değillerdir; örneğin sarımsak, su ve aynadan korkabilirler. Ancak bunların nedeni olsa olsa klasik vampir folklorunun psikolojik etkileridir.

Guiley şöyle der:

“Tanıdığım vampirler kesin ve dürüst inançlılar; bilinç düzeyinde veya altında vampir olduklarından eminler. Onlar geceye aitler, gizemi seviyorlar, gün ışığına karşı duyarlılar ve en önemlisi bireysel yaşamı seviyorlar. Buna karşın sıradan insanlarla yaşamı paylaşmaktan hoşlanmıyorlar. Ancak kendilerine benzeyenlerle zaman zaman kan içmek için bir arada bulunuyorlar. Yaşamlarındaki değişimin kontrol dışı olduğu inancındalar. Vampire dönüşmenin onları insanlardan ve hatta kötülüklerden koruduğu düşüncesindeler.

Vampir realitesinde yaşayanların bazıları ruhsal çalışmalarla meşguller ki, bu gruba “ruhsal vampirler” diyebiliriz. Susuzluklarını kanla değil, başkalarının yaşam enerjisini boşaltmakla veya emmekle gideriyorlar. Ruhsal vampirler daha dışa dönükler; çünkü çevrelerinde insanlara ihtiyaçları var. Kurbanlarını bu yoldan bulabiliyorlar. Onları tanımak daha kolay; aşırı gece tipi olmaları ve musallat oldukları insanların birkaç saat içinde tüm enerjilerini yitirmeleri dikkat edilmesi gereken hususlar…”

Bu anlattıklarım vampir araştırmacılığını iş edinmiş bir insanın yaptığı geziler ve araştırmalar ile harcadığı dolarların sonucunda ortaya çıkanlar. Fakat vampir mitleri sadece bununla mı sınırlı? Tabii ki değil… Bunlardan öne çıkanlar ise şöyledir;

Blow Çobanı: Blow kasabasında yaşayan bir çoban bilinmeyen bir nedenden ötürü ölür ve gömülür. Gömülmesinden birkaç gün sonra, geceleri ortaya çıkmaya ve önüne gelen herkese saldırmaya başlar. Saldırdığı kişiler de sekiz gün içinde ölüyordur. Bu sayı artınca, halk çobanın mezarını açar ve kalbine bir kazık saplar. Bu olayı takip eden gece, çoban daha öfkeli ve saldırgan bir halde, elinde kalbine saplanan kazıkla birlikte tekrar ortaya çıkar. Halk çareyi, cesedi mezarında ateşe vermekte bulur.

Arnold Paole: Medveđa’da 1700 yılında doğan Arnold Paole, 1727 yılında genç bir asker olarak Belgrad civarındaki kasabasına geri döner ve biriktirdiği parayla bir ev alıp evlenir. Ancak Arnold çok içine kapanık bir insandır. Karısı birgün bunun nedenini sorar ve sonunda gerçeği öğrenir. Askerliği esnasında boynunu ısıran bir vampirle mücadele etmek zorunda kalan Arnold, vampiri mezarına kadar takip edip onu öldürmeyi başarmış ve folklore göre vampire dönüşmemek için vampirin mezar toprağından yemiş, kanından içmiş ve yaralarını onun kanıyla yıkamıştır. Birkaç gün sonra Arnold, oldukça yüksek bir saman yükünün tepesinden düşer ve üç gün sonra ölür.

Gömülmesinden bir ay geçtikten sonra Arnold köy halkı tarafından geceleri dolaşırken görülmeye başlanır, direkt temasa geçen kişiler ise birkaç gün geçmeden ölürler. Konu yetkililere iletilir. Mezarı açıldığında bedeninin hiç bozulmadığı ve dudağının kenarında taze kan kalıntıları bulunduğu görülür. Kalbine bir kazık saplanır, Arnold bu sırada yüksek sesle haykırır. Bunun üzerine bedeni yakılır. Tüm bu işlemler Arnold’un saldırısı sonucu ölen kişilere de uygulanır. 1731 yılında köyde saldırılar tekrar başlar ve üç ayda on yedi kişiye ulaşır. Hepsinin mezarları açılır. Yetkililer bazı mezarlarda vampirlere rastlandığını söyler. Yeni vampirlerin de yakılmasıyla, bölge tekrar huzura kavuşur. Aralarında askeri doktorlar ve yöneticilerin de bulunduğu yetkili ve tanıkların verdiği ifadeler hâlâ saklanmaktadır.

Petar Blagojević: Petar Blagojević, Kisiljevo adında bir Macaristan kasabasında yaşar ve ölür. Ancak ölümünden üç gün sonra bir gece yarısı kasaba sokaklarında yürürken görülür. Zamanla insanlara saldırmaya ve yirmi dört saat içinde ölmelerine neden olmaya başlamasının üzerine, kasaba halkı yetkililere başvurur. Mezarı açılır. Cesedinin bozulmamış olduğunu gören halk, kalbine bir kazık saplar. Taze kanın her yere fışkırması hayret vericidir. Bedeni yakılır ve kâbus biter. Anlatılan öykülerdeki vampir zenginliği en çok Romanya, Macaristan, Arnavutluk, Bulgaristan ve Makedonya gibi Güneydoğu Avrupa ülkelerinde görülmüştür.

Bonn Üniversitesi tarihçilerinden Peter Kreuter’in araştırmasına göre, dünya kamuoyunun Bram Stoker’in 1897 yılında kaleme aldığı Dracula romanından tanıdığı vampir tiplemesi ise bambaşkadır. İlk vampirlere “kan emici” veya “baştan çıkarıcı” demek yanlıştır. Onlar gün ışığından rahatsız olmayan yaratıklardır. Kreuter, “Halk arasında anlatılanlar içinde egzotik kam emicilere yer yoktu,” demiştir. Vampirler aslında insanların komşularıdır. Kreuter’ın incelediği sayısız yayından çıkardığı sonuçlara göre, en eski vampirler 1382, en yenileri ise 1968 yılında ortaya çıkmıştır. Bir köyde yaşanan doğal felaketlerin sorumlusu hep bir ölümsüzdür. Ölünün dirilmesiyle uğursuzluk meydana gelir. Onlara yaklaşan biri eğer tuhaf bir şekilde ölürse, etraf için bitmeyecek bir bela baş gösterir. Lanetliler mezarlarından çıkar, bir hayvana dönüşür ve bu şekilde dolaşırlar. Hatta alet ya da kap kacağa dönüştüklerine bile inananlar vardır. 

Kutsal su, sarımsak ve mezarların açılmasına da değinelim. Köylüler bilindik yollar olan kutsal su, sarımsak ve haç yardımıyla tehlikeleri atlatmaya çalışsa da, başarısızlık onlara farklı yöntemler denetmiştir. Bunlar mezarlık çevresine kül serpiştirip vampirin ayak izlerini takip etmek, cinleri görebilen ve huzur getiren kara horozları ortalığa salmak gibi yöntemlerdir. Hiçbiri işe yaramazsa, köylüler birbirlerine daha da yakınlaşarak çözüm üretme çabalarını artırırlar. Onlar için birçok şey uğursuzluk barındırır ve gelecek kuşaklara aktarılır. Her şey gariptir: Farklı ölümler, kuru ot yığınından düşen, bedeninde bir lekeyle dünyaya gelen, sarhoşken kapıyı kıran, zamanından önce veya sonra ölen herkes…

Şüpheli ölüler, yakınlarına mezar başında büyük zahmetler verir. Saldırıp huzur bozmasınlar diye hemen hemen şu ritüellerin hepsi yapılır: Topuk ve dizlerindeki damarlar kesilir, üzerlerine taşlar atılır, doğrudan tabuta çivilenirler. Birkaç on yıl öncesine kadar Rumenler ölülerinin arkalarına bir diş sarımsak iliştirmiş ve ayaklarını iple bağlayarak gömmüşlerdir. Dalmaçyalılar ise ara ara şüpheli ölülerin çürümelerini kontrol etmekten vazgeçmemişler, hâlâ eti diri olanlara bu ritüelleri uygulamışlardır. Herkes öteki dünya hakkında bir şeyler duymak ister. Güneydoğu Avrupa’da yetkili ağızlarca bir açıklama yapılmaması, Kreuter’a göre bu konuya ilgi duyulmasını ve öyküler yazılmasını sağlamıştır. Öbür dünya ile ilgili tek kanıt bu öyküler olunca, ölüp vampir olarak dönenlere de, huzura kavuşamamışlar teşhisi konulmuştur. Bazı bilim insanları, vampir inançlarının delirme anında ortaya çıkan saldırılarla paralel özellikler gösterdiğini iddia eder. Örneğin bu inanç Porfiria hastalığının özel bir türü olabilir. Bu hastalık ışığa karşı duyarlılıkla ortaya çıkar, vücutta üretilen hemoglobin azaldığından yüzde ve deride solgunluk ve diş eti kanaması görülür.

Türklerde de kayda geçmiş durumlar vardır. Örneğin 1970’li yıllarda yaşanan Cihangir Vampiri gibi olaylar, vampir-cadı bağlantısı ile kriminoloji kayıtlarına girmiştir. 1884 yılında Türklerdeki bazı vampir inanışlarına değinen Budapeşte Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Şarkiyat akademisinin kurucusu Profesör Arminius Vámbéry, Macar dilinin köklerini araştırmak amacı ile Orta Asya’ya kadar derviş kılığında yolculuk etmiş ve Osmanlılarda vampirlerin ağaç kovuklarında gizlenip avlandıklarına, yakalananların ise kelleleri kesildikten sonra bir çuvala konup denize atıldığına değinmiştir.

Prof. Pertev Naili Boratav cadıları, hortlayan ölüler olarak tanımlar ve cinsiyet ayrımı yapmaz. Sadece kadınlara yakıştırılsa da, erkeklerden de cadılaşma belirtisi gösterenler olduğunu söyler. Türk geleneğindeki “cadı” ile “vampir” kavramı birbiriyle örtüşür. Örneğin Rumeli inanışına göre uzman cadıcılar tarafından etkisiz hale getirilemeyen cadılar, mezardaki taze ölülerin ciğerlerini yiyerek beslenirler. Cadı-vampir ilişkisini vurgulayan ilginç bir belge de Mehmet Seyda tarafından sunulur. Aşağıdaki yazı 1833 yılında Tırnova Kadısı Ahmet Şükrü Efendi tarafından hükümet merkezine gönderilmiş ve Takvim-i Vekayi gazetesinin 68. sayısında yayımlanmıştır:

“Tırnova’da cadılar türedi. Gün battıktan sonra evlere dadanmaya başladı. Zahireye dair un, yağ, bal gibi şeyleri birbirine katar ve bazen içlerine toprak karıştırır. Yüklüklerde bulduğu yastık, yorgan, şilte ve bohçaları didikler, açar, dağıtır, insanların üzerine taş, toprak, çanak ve çömlek atar, hiçkimse bir şey göremez. Birkaç kadın ve erkeğin üzerine saldırmış. Bunlar çağırıldı, soruldu: ‘Üzerimize sanki manda çökmüş sandık’ dediler. Bu yüzden mahalle halkı evlerini başka yana taşımışlardır. Kasaba halkı bunların cadı denilen habis ruhların eseri olduğunda ittifak etti. İslimye kasabasından cadıcılık ile tanınmış Nikola adındaki adam getirildi ve kendisiyle sekiz yüz kuruşa pazarlık edildi.

Bu adamın elinde resimli bir tahta vardı. Mezarlığa gider, tahtayı parmağının üzerinde çevirir, resim hangi mezara bakarsa, cadı o mezardaki habis ruh imiş. Büyük bir kalabalıkla mezarlığa gidildi. Resimli tahtayı parmağında çevirmeye başlayınca resim, sağlıklarında Yeniçeri ocağının kanlı zorbalarından Tekinoğlu Ali Alemdar ile Apti Alemdar denilen iki şakinin mezarına karşı durdu. Mezarlar açıldı. Cesetler yarım misli büyümüş, kılları ve tırnakları da üçer dörder kat uzamış bulundu. Gözlerini ise kan bürümüştü, gayet korkunç idi. Mezarlıktaki bütün kalabalık bunu gördü. Bu adamlar sağlıklarında her türlü pis, çirkin işi yapmış, ırza, namusa, mala saldırmış, adam öldürmüş, Yeniçeri ocakları kaldırıldığı zaman her nasılsa yaşlarına bakılarak cellada verilmemiş, ecelleri ile ölmüş kişilerdi.

Sağlıklarında yaptıkları yetmezmiş gibi, şimdi de halka habis ruh olarak tebelleş olmuşlardı. Cadıcı Nikola’nın tanımına göre, bu gibi habis ruhları defetmek için cesetlerin göbeğine birer ağaç kazık çakılır ve yürekleri kaynar su ile haşlanırmış. Ali Alemdar ile Apti Alemdar’ın cesetleri mezardan çıkarıldı. Göbeklerine birer ağaç kazık çakıldı ve yürekleri bir kazan kaynar su ile haşlandı; fakat hiç tesir etmedi. Cadıcı ‘bu cesetleri yakmak gerek,’ dedi. Bu hususta şer’an da izin verildi ve iki yeniçerinin mezardan çıkarılan cesetleri mezarlıkta yakıldı. Çok şükür kasabamız da cadı şerrinden kurtuldu.”

Bu olay tam anlamıyla bir vampir olayıdır. Halkı Yeniçerilere karşı harekete geçirmek için öne sürülen söylentiler, kazığın göbeğe değil de kalbin hizasına çakılması gibi birebir cadıcılık yöntemlerini barındırmaktadır.