Varoluşun ekstatik bir etkisinin olduğuna duyduğum inanç kuvvetlendi. Öncelikle, her nasıl herhangi bir kavrayış için gerekiyor ise, bireysel bir terminoloji yarattığımızı ve bunun kendi varoluşumuz için gerekli olduğunu kabullenmemiz gerekiyor. Kişinin varoluş problemiyle karşılaşması, problemin üzerinde durması ve problemi çözdüğüne inanması gibi üç temel safhanın oluşuna dikkat çekmeden evvel, kişinin terminolojisinin temeline inmekte fayda var.

Kişi kendi terimlerini var ederken birincil sosyalleşme evresinde, bilinç ve de bilinçaltı vasıtasıyla bazı ifade ve işaretleri sahiplenir. İkincil sosyalleşme ve resosyalizasyon evrelerinde ise hâlihazırda sahiplenmiş olduğu ifade ve işaretleri eler ve üstüne yenilerini ekler. Resosyalizasyonun tekrarı hâlinde bu süregelir. Bu noktadan sonra insan varoluş terminolojisini var etmiş bulunur. Anlaşılabilir ki, bu kavrayış biçimi yenilenebilirdir. Bu durumu göz önünde bulundurarak kişinin varoluş problemiyle karşı karşıya kaldığı evreleri incelemek istiyorum.

İlk olarak, varoluş problemiyle karşılaşma evresi diğer iki evre kadar sancılı geçmez. Bunu söyleyebiliriz ve hatta çok kolaylıkla şunu da söyleyebiliriz ki terminolojinin yenilenmesi hâlinde ortaya bir euphoria, yani öföri hali çıkar. Bu evrede sağlıklı herhangi bir beyin kati olarak öğrenmenin ve yeni kavrayışın tecrübesinin verdiği güçlülük hissiyle kibir sahibi olur. Yalnız bu kibir, kişinin kendisinin bir önceki hâline karşı bir büyüklenme hissi olarak basitçe tanımlanabilir.

Burada bir parantez açıp kendi varoluş problemimde edindiğim bir izlenim aracılığıyla savunabilirim ki; ”İnsan zihni kıyaslar.” Kıyaslamak, zihin tasarımının ana maddesidir. Kendisinin bilgisiz hâline karşı bir kibre sahip olan kişi elbette başkalarına karşı duyulan bir büyüklük hissi geliştirecektir. Ancak bu ilk evrede problemin büyüklüğü, duyumsadığı büyüklükten hâllice olduğundan dolayı bunu iletişim hâlinde olduğu herhangi bir zihne yansıtamayacaktır.

İkinci evreye geçiş ise elinde olan görüntüyü gösterme isteğiyle doğuyor. İkinci evre ise varoluş probleminin üzerinde durma evresidir. Üçüncü evrenin gelişiyle sona eren bu evre insan yaşamında büyük bir zaman da, küçük bir zaman da alabilir. Ancak tamamıyla bir sancı dönemidir. Bu sancı döneminde sahip olunan terminoloji sürekli olarak tehdit altındadır ve edinilen ifade, işaret bütünüyle sorgulanır.

Fiziksel olarak nerede olduğundan çok, zihinsel olarak nerede olduğuyla ilgilenen kişi bir süre sonra fizyolojik varlığını görmemek durumunda kalır. Ruhani bir kavrayışa yaklaşır ve her ruhani kavrayışın sona erişinde olduğu gibi en sonunda yoklukla tanışır. Birikimli olarak ilerleyen tasarımın yokluğuyla karşılaştığında üçüncü evre devreye girer: ”Problemin çözüldüğünün zannedilmesi.” İşte sancı kelimesinin ve acının ne olduğunun en kutsal yanıtı bu evrededir. Ne yazık ki üçüncü evre, ikinci evreye çıkan bir kapıdır. Ve ne yazık ki ikinci evreden sadece üçüncü evreye çıkabilirsiniz.

Bunu şöyle betimleyebiliriz: Duvarı olmayan sonsuz iki beyaz oda ve bu iki odayı ayıran tek bir kapı var, ve çıkmanız için bu kapıyı açmak zorundasınız. Kapıyı açtığınızda ise aslında gittiğiniz yer aynı yer. Bu evrede sancı doruk noktasındadır. Doğru, ancak her sancı bir doğumu getirir. İşte doğuruyorsunuz. Köklü bir ipucudur ki çocuğun sakat doğma ihtimali terminolojinin kuvvetiyle alakadar.

Kendi açımdan, henüz doğmamış çocuğumun müjdelediği birkaç avutacak hikâyem var. Terimbilimsel olarak kurduğum düzlemde etkilendiğim bakış açılarını tenzih ederek hikâyemin kahramanı X demek durumundayım. X herhangi bir hakikat iddiası, herhangi bir önerme olabilir. X’in tek biçimli olmadığını, X’in her ifade ve işaret edilişinde değiştiğini söyleyerek savunuyorum. Görüntünün,  fiziksel yahut zihinsel veya kişisel bir algı olduğunu ele aldık. Görüntüyü anlatmak için bir terimler birliği kullandık. Algı terimleri kendi terim bilgisiyle karşıladı. Bu süre zarfı içinde her şey ve hiçbir şey X’i değiştirdi. X o anki X olmaksızın alıcıya yarım yamalak ulaştı. Ve X iddiası geçersiz kılındı. Bu durumda X’ler tümüyle olanaksızdır gibi bir algı oluşabilir. Fakat benim hikâyemin oluşan genel algıdan ayrılan yönü; “Bütün X’ler olanaklı ve aynı zamanda olanaksızdır.” ifadesidir. Aktarılmaya çabalanan her gerçeklik, gerçekliğini kaybeder. Tıpkı benim anlatmaya çalıştığım ve gittikçe gerçekliğini kaybeden bu yazının bütünü gibi.

Başka bir hikâyem daha var. Bu hikâyede ise kişinin fizyolojik olarak varoluşundan eminliğimi duyumsuyorum. Kişinin bir hayvan olduğunu iddia etmiyorum. Hatta hayvanın bile hayvan olmadığını savunuyorum. Hayvana hayvan adını veren insan milyon yıllık bir gezegende binlerce yıldır var. Ve karanlıkta var olan süreçte hangi hayvanın insana hayvan adını taktığını düşünemeyiz. Cep telefonun icadını klişe bir biçimde on yıllık bir süreye dayandırıp gelişme dediğimiz çöküşü göz önüne alırsak, bundan bin yıl sonra yılanların yahut kartalların yönettiği bir coğrafyada bilinçsiz birer hayvan olmayacağımızı kanıtlayamayız. Ancak şu durumda bir kartalın veya bir yılanın bilinçsiz olduğunu iddia edebilecek kadar kibirli isek, yazının başlarında bahsettiğim birinci süreçte mutlu görünüyor olmalıyız. Yılan ve kartal senin ifade ve işaretlerini anlamıyor iken sen onu bilinçsiz olarak nitelendirebiliyorsun, hatta onu sınıflandırabiliyorsun. Peki onun aynı şeyi senin için yapmadığını nereden bilebilirsin?

Bu noktada insanı fizyolojik olarak var kabul edip varoluşsal olarak diğerleriyle tamamen aynı denklemin içinde olduğunu savunuyorum. Yılanın veya kartalın matematik anlayışı, senin sayılarla yaptığın gibi olmayıp kumların üzerinde bırakılmış bir iz olabilir. Bana bunun böyle olmadığını kabul ettiremezsin. Ancak ne yazık ki şunu kabul ettirebilirim: Yılanlar ve kartallar hakkındaki X’in doğru, ancak benim X’im de doğru. Bu durumda her iki X de hem doğru hem yanlıştır, çünkü X’in kesinliği iddia edilemez.

Son sancılı argüman ise, bana şunu müjdeliyor: Yapılması gereken hakkındaki bilgisizlik. Zihin tasarımı kıyaslarla ilerlediğinden, bir duygu durumu ve süreci yaşamanın haklılığıyla bir son arıyor. Bir öncekinden daha etkili olan bir son, bir eylem, bir söyleyiş, bir varış noktası. Kibrin yüksek olduğu evredeki istemin benzeri bir istem. Sisteme hakim olarak bütün bu düşünüşün bir sonuca bağlanmasını ve en azından “Pekiyi ne olacak?” ya da “Ne yapmalıyız?” gibi kibirli soruların sorulmasını emrediyor. Cevapsızlığın can sıkıcılığını hissediyorsun. Ve kimse sana bu soruların cevabını veremez. Peki, daha sonra ne olacak? Hep karanlık mı?

Bunu hak etmiyorsun değil mi? Sonrasızlığın ve zamansızlığın olduğu bir karanlıkta bir hiç olmayı kendine yakıştıramıyorsun. İşte küçük bir ahmaklık: Medeniyet! Her yaşta ve her zaman oyun oynaman amacıyla var edilmiş bir örüntü, içinde kaybolacağın bir oyun parkı. Korkma, oynamaktan sıkıldığında artık bu soruları dahi sormayacaksın. Çünkü kendi X’ini yaratıp kendi X’ini geliştireceksin ve kendi içinden X’inin yanlışlığını bilerek bunu yapmayı sürdüreceksin. Seni özel kılan hiçbir şey yok ve aynı zamanda bu yüzden bile özel olabilirsin.