Yabancılaşma kavramının sosyolojik, ekonomik, kültürel ve psikolojik yabancılaşma olarak tanımlanabilecek olan dört farklı boyutu vardır. Ancak bu boyutlar iç içe geçmiş durumda, karmaşık ve girift bir ilişki içindedirler. Karmaşık yapısına rağmen yabancılaşmanın bilimsel açıklamasını da yapmanın mümkün olduğu görüşündeyim. Bilimsel yorumuna geçmeden önce yabancılaşmanın farklı boyutlarını inceleyelim.

Belli bir insan grubu kendi ülkelerini terk edip farklı bir ülkeye yerleşmeye gittiklerinde yerli halk tarafından yabancı muamelesi görürler ve sosyal baskılarla karşılaşırlar. Ama yıllar geçip göçmen grup yeni ülkelerinde aile ve iş kurduklarında kendilerini oranın yerlisi gibi görmeye başlarlar ve yabancı olma özelliklerini tedricen kaybederler. Avrupa  ülkelerine 1960’lı yıllarda işçi olarak giden Türkler, bugün artık kendilerini oranın yerli halkı olarak kabul etmekte ve yabancı muamelesi de görmemektedirler.  Demek ki “sosyolojik yabancılaşma” sürekli bir olgu olmayıp zamanla yerlileşme durumuna  dönüşebilmektedir. Bu  dönüşüm sadece insan  hareketleriyle sınırlı değildir. Bedenimizde bulunan birçok faydalı bakteri sistemimize dışarıdan yabancı varlıklar olarak girmişler ve zamanla sindirim sistemine sağladıkları faydadan dolayı yerli ve gerekli varlıklara dönüşmüşlerdir. Eğer yeteri kadar geriye bakıp tarihin derinliklerine uzanacak  olursak, görürüz ki gerçekten yerli denebilecek toplum çok az sayıdadır. Amerika yerli halkı olarak kabul edilen Kızılderili grupları dahi yeni kıtaya Bering kara köprüsü üzerinden Asya’dan gitmişlerdir. Daha sonraları Avrupa’dan Amerika kıtasına göç edenler de başlangıçta yabancıydılar. Fakat silah güçleri sayesinde yerli halkı dar bir bölgeye sürerek yabancılaştırmışlardır.

Sosyolojik yabancılaştırma eyleminde toplumların silah gücü ve bu silah gücünü oluşturan ekonomik gelişmişlik boyutu önemli olmaktadır. Ekonomik gücü elinde bulunduranlar hem yabancılaşmakta hem de yabancılaştırmaktadırlar. Ekonomik güç sadece silah gücü değildir. Medya denen sesli ve yazılı iletişim araçları ile film endüstrisi de ekonomiyle yakından ilişkilidir. İfade özgürlüğünü savunan kapitalist toplumlarda medyanın etkisi ekonomik yabancılaşmaya büyük katkı sağlamaktadır. Örneğin, Hollywood filmlerinin tarihsel değişimine bir göz atacak olursak, bu filmler önce Kızılderilileri, ardından Japonları, ardından Sovyetler Birliğini ve nihayet Müslüman grupları kötü kişiler ve zararlı toplumlar olarak tanıtmış, filmleri seyredenlerin dünya görüşünü etkileyerek sosyal yabancılaşmaya neden olmuştur. Elbette ki bu yabancılaştırmanın kökeninde ekonomik çıkarlar yatmaktadır. Karl Marx, yabancılaşma kavramını işçi sınıfının emeğinden ve kendi üretiminden uzaklaşması olarak yorumlamıştır.  Kapitalist toplumlarda  işçi/işveren ayırımı ekonomik yabancılaşmaya ve farklı gelir düzeyleri farklı yaşam tarzlarına yol açmış, toplum içinde kültürel farklılıkların oluşmasına da neden olmuştur.

Görüldüğü gibi ekonomik ve kültürel yabancılaşma iç içe geçmiş durumdadır. Kültürü tanımlamak gerekirse, “belli bir coğrafyada yaşayan bir toplumun değer yargılarını oluşturan tüm maddi ve manevi üretimler” kültürü oluşturmaktadır. Kültürün önemli bir öğesi olan din de yabancılaşmaya neden olabilmektedir. Zira dini alet ederek yaratılan yabancılaşma toplumların farklı değerleriyle ve inanç sistemleriyle yakından ilişkilidir. Doğu ile batı kültürü olarak tanımlanabilecek iki farklı dünya görüşünün  temelindeki farkı oluşturan, Doğu kültüründe maneviyatın, Batı kültüründe ise maddiyatın ağır bastığıdır. Günümüzde artık bu iki kültür arasındaki ekonomik ayrımlar büyük çapta kalkmış olsa da inanç sistemi ile yaşam tarzı arasındaki ilişki devam etmekte ve giyim tarzına dahi yansımaktadır. Ülkemizde farklı giyim tarzına sahip insanlar da doğal olarak birbirlerine yabancılaşmaktadır.

Kültürel yabancılaşmayı dinlenen  müzik türünde dahi görmekteyiz. Varoşlarda yaşayan insanlar çoğunlukla arabesk müziğini dinlerken, güvenlik duvarlarıyla çevrili ve ancak özel izinle girilebilen sitelerde yaşayan  zengin insanlar klasik ve hafif  batı müziğini dinlemekten hoşlanmaktadırlar. Bu da kültürel yabancılaşmanın ekonomik yabancılaşma ile olan yakın bağına işaret eden diğer bir olgudur. Kapalı bir bölgede yaşamak veya yeni düşüncelere kapalı olmak, yabancılaşmanın farklı fakat benzer durumlarıdır. İnsanların kendilerini toplumdan soyutlamalarında veya birtakım manevi değer yargılarına sarılmalarında savunma içgüdüsünün etkin olduğu görüşündeyim. Savunma içgüdüsünün asıl nedeni, tüm var olan canlı ve cansızların uyum sağladığı “enerji korunumu yasası”nın sonucudur. Şu noktada yabancılaşma olgusuna bilimsel bir yorum getirmeyi uygun görüyorum.

Bir  nesnenin  konumundan  dolayı, diğer nesnelere  göreceli  olarak  sahip  olduğu enerjiye potansiyel enerji denir. Her var olanda potansiya denen bir durum enerjisi bulunur. Potansiyel kavramına Farabi  “bilkuvve” demiş ve bu enerji  etkin olduğunda, yani  kinetik enerjiye dönüştüğünde “bilfiilhale”  dönüştüğünü  söylemiştir. Doğada potansiyel ile kinetik enerjinin toplamı korunur. Biri azaldıkça diğeri artar. Ancak bu durum sürtünme gibi enerji kaybına yol açmayan kapalı ortamlar için geçerlidir. Genelde sistemler hareket ettiklerinde sürtünmeden dolayı enerji kaybına uğrarlar. Demek ki, en fazla enerjiyi depolayabilmek için mümkün olduğu kadar az hareket etmekte fayda vardır. Bu da, doğal olarak, izolasyona, kendini koruyup yalıtmaya ve dolayısıyla yabancılaşmaya neden olmaktadır. Savunma mekanizmalarının ve yabancılaşmanın altında yatan ilke, mümkün olduğu kadar az enerji sarf ederek maksimum enerji depolamanın gereksinimidir. Örneğin,  yerleşik  toplum  ile  göçebe  toplum  arasındaki  farka  bakalım. Yerleşik toplumlar belli bir bölgede sabit kalmış olduklarından iş bölümü yaparak ürettikleri yiyecekleri depolayabilmişlerdir.

Böylece iklimin tarıma elverişli olmadığı zamanlarda depoladıkları yiyecekleri tüketerek varlıklarını sürdürebilmişlerdir. Göçebe toplumlar ise sürekli hareket halinde olduklarından yiyeceklerini depolama şansına sahip değildiler. Ancak taşıyabildikleri kadarını beraberinde götürebildiler. Bu durum onların  sürekli yeni yiyecek  ortamları aramalarına neden olmuştur. Dolayısıyla enerji depolayamadıklarından yerleşik toplumları ani bir saldırı ile dağıtmış olsalar da zaman geçtikçe organize olan yerleşik toplumlar karşısında yenik düşmüşler ve tarih sahnesinden silinmiştirler. Enerjilerini korumuş olan yerleşik toplumlar çoğalmış, göçebe toplumlar az sayıda ve kenar, köşede kalmışlardır.

İnsan davranışlarını, büyük çapta, enerji korunumu yasasının yönlendirdiğini söyleyebiliriz. Tüm canlı ve cansızların davranışları büyük çapta bu yasaya uygunluk gösterir. Varlığını sürdürmek isteyen insanların en eski dönemlerden bu yana birleşip geniş aileler, klanlar, kabileler, boylar ve zamanla şehir devletleri ile kalabalık uluslar oluşturmuş olmaları bu yasanın sonucudur. Ulusların içinde daha küçük topluluklar oluşturan meslek kuruluşları, loncalar, dernekler, vakıflar, politik partiler ve uluslararası şirketler hep aynı yasanın gereği olarak belirmişlerdir. İnsanların bencil ve çıkarcı oluşlarının, birer ego varlığı olarak servet ve mevki peşinde koşmalarının nedeni de gene bu yasadır. Hatta toplumda az çalışıp kısa yoldan zengin olmak isteyenlerin de bu yasaya uygun davrandıklarını söyleyebiliriz.

Bu yasanın ahlak “etik” felsefesindeki yansımasını pragmatizm akımında görüyoruz. “Yararcılık” olarak da adlandırılan bu görüşe göre, bir durum veya davranış  pratikte yarar sağladığı ölçüde doğrudur. Pragmatizm bir  felsefi akım olarak 1870’li  yıllarda Amerika’da başlamıştır. Pragmatistler için düşünce, problem çözmek ve harekete geçmek için gerekli olan bir alettir. Onlar için faydalı olan ve pratik çıkarlara hizmet eden her şey doğrudur. Ancak bu görüşte mutlak bir doğru olmayıp göreli  ve kişiden kişiye değişebilen bir kişisel doğru söz konusudur. Bu tür bir kişisel doğru bakışı, yabancılaşmaya ve sen-ben ayırımına neden olmaktadır.

Günümüzde, insanlığın bir bütün oluşturduğu genelde unutuluyor. Şu grubun yararını veya bu milletin çıkarını düşünerek davranmanın savaşlara ve çıkar çatışmalarına neden olduğu apaçık ortadadır. Tüm insanların ortak yararını düşünerek davranmak ve diğer toplumların iç işlerine karışmamak, enerji korunumu yasasının en doğru uygulaması olduğu görüşündeyim. Zira her etkiye karşı zıt bir tepki oluşur ve etki-tepki mekanizması sonuçta yabancılaşmaya güç kazandırmış olur.

Sadece hizmet etme hissiyle hareket ederek, hiçbir çıkar hesabı yapmadan eylemde bulunmak doğu kültürlerindeki bilge insanların davranış şekli olmuştur. Zira bir şey yapmak kadar, hiçbir şey yapmamak da geçerli bir seçenektir. Nitekim Japonların Zazen dedikleri meditasyon durumu “Hiçbir şey yapmadan sadece oturmak” anlamını taşır. Zazen, bedeni sakinleştirerek, zihni sakinleştirerek gereksiz  takıntılardan kurtaran, varoluşun esas doğasını anlamaya yardımcı olan bir davranış şeklidir. Varoluşun esas doğasını anlayan insanın psikolojisi güçlü olup, ne yabancılaşır ne de yabancılaştırır.

Minimum enerji sarfıyla maksimum yoğunlaşmayı sağlayabilen insana “bilge insan” diyebiliriz. Bilge insan kendi doğasını anlamakla kalmaz, ayrıca her konuda uyumlu ve dengeli davranmayı da başarır. Bilge insan, egonun isteklerine boyun eğmekten ve sen ben ayrımı yapıp yabancılaşmaktan da büyük çapta kurtulur. Doğu mistiklerinin uzun süreler oruç tutmaları, yürürken zihinlerini boşaltarak meditasyon durumuna geçmeleri veya nefes çalışmalarında bulunmaları, hep enerji korunumu yasası ile ilişkilidir. Enerjisini korumayı bilen insan hem daha sağlıklı hem de daha uyumlu olur. Sağlık, denince sadece beden sağlığını kastetmiyorum; aynı zamanda ruh sağlığını ve psikolojik dengeyi de kastediyorum. Psikolojisi sağlıklı olan insanın gereksiz takıntıları ve şişkin egosu yoktur. Dolayısıyla psikolojisi zayıf olanların ve birtakım önyargılarla hareket edenlerin hem yabancılaşmaya hem de yabancılaştırmaya yatkınlıkları oldukça fazladır. Bu gibi durumlar, yabancılaşmanın psikolojik boyutunu da gözler önüne sermektedir. Ayrıca bilge insanın özgüveni de güçlüdür. Zira özgüven sahibi insan hem kendini tanır hem de karşısındakiyle duygudaşlık kurmayı başarır.

İnsanlar genelde akıl ve mantıkla ilişki kurarlar. Duygularını bastırmaya ve mümkün olduğu kadar duygusal davranmamaya gayret ederler. Oysaki duygularıyla bağlantı kuranlar kişilerle bütünleşirler ve yabancılaşma hissetmezler. Bize hep “erkek  ağlamaz”,  “erkek  güçlüdür” sözleri aktarılmış ve adeta boş bir özgüven aşılanmıştır. Temelsiz olan bu boş özgüven en ufak sarsıntıda yıkılmış, güvensizlik duygusu yabancılaşmayı da beraberinde getirmiştir. Sonuç olarak, yabancılaşmanın girift yapısının bilimsel bir temele dayandığını da iddia edebiliriz. İnsanın güçlü ve dengeli bir psikolojisi varsa enerji korunumu yasasını hem kendi yararına hem de bütünün yararına uygulayabilir. İnsan sadece akıl ve mantık varlığı değildir. Duygularını bastıran insanlar en ufak bir kriz durumunda ya kaçmayı veya saldırmayı seçmişler ve sonuçta yabancılaşma olgusuna neden olmuşlardır.