Postmodern felsefenin rock starlarından Derrida’nın ortaya çıkardığı yapısöküm kavramına sosyal bilimlerle uğraşıp da aşina olmayan azdır. Çok basite indirgeyerek Derrida’nın yapısökümünün metin ve anlam arasındaki bağlantının güncel bir inceleme yöntemi olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Metnin okuyandan bağımsız olmadığı, farklı okumaların-bağlamların farklı anlamlar vereceği düşüncesi temelde bir metnin sayısız biçimde okunup sayısız anlam çıkarılabileceğini vurgulayan muhteşem bir yöntemdi. Özellikle batıcı modernist ve dominant okuma biçimlerine karşı post-kolonyal, feminist, azınlıkçı ve çoğullukçu okuma yöntemlerine ciddi fırsatlar tanıması bağlamında sol ve ilerici akademi camiasında yapısöküm değer gördü ve yüceltildi.

Yapısöküm bir metin-anlam ikiliği olarak ortaya çıkmış olsa dahi aslında metin her şeydi, dünyaya yaklaşma biçimimizle metne yaklaşma biçimimiz arasında çoğu sosyal bilimci için bir fark yoktu. Bu esasen Galileo zamanında Doğanın Kitabı fikrinin sosyal bilimlere geçmiş bir kalıntısı olarak da görülebilir. Galileo zamanından 1900’lere kadar doğa bilimcilerin temel yaklaşımı doğanın aslında bir kitap gibi okunmayı beklediği şeklindeydi. Doğa bilimlerinin yöntem ve epistemolojisini kullanarak gelişmeye çalışan sosyal bilimlerin erken zamanlarında bu fikir fazlaca sorgulanmadan devralınmıştı.

Marksist ideolojinin tarihi sanki gelecek şimdiden belliymiş gibi sunan bir hikaye kitabıymışçasına ele alması bu nedenle hiç de şaşırılmaması gereken bir durumdur. Sosyoloji ve felsefe alanlarında yapısalcılığa dayandırılan ancak bir yandan da Russell, Wittgenstein ve Popper gibilerin ciddi katkılar sunduğu gelişmeler ise bu durumun bir adım ötesine geçmenin gerekliliğini vurgular hale gelmişti. İşte tam olarak sosyal bilimlerin kendi özgün metodolojik yaklaşımlarının doğa bilimlerininkinden bağımsız bir biçimde ortaya konulmasının elzem görüldüğü bir zaman diliminde ortaya çıkmıştı yapısöküm. Basitçe diyordu ki doğanın kitabı okuyandan bağımsız düşünülemez.

Bu fikrin bir sonraki aşamasıysa aslında ortada kitabın mitabın olmadığı düşüncesiydi. Son yıllarda çok ünlenen hakikat ötesi kavramı aslında yapısöküm sonrası kendisine can bulmuş olan hakikatin çokluğu düşüncesinin ürünüdür. Ortada bir hakikatin olmadığı, herkesin veya her sosyal grubun kendi hakikatlerini oluşturdukları yaklaşımı Batıcı Aydınlanma fikrinin tüm dünyaya dayatmaya çalıştığı tekil hakikat ve beraberinde gelen emperyalist, ataerkil ve ırkçı tutuma güçlü bir tepkiydi. Fakat elbette bir kavramsal alet üretildikten sonra kimlerin ona erişimi olduğunu kontrol etmenin imkanları kısıtlıdır. Örneğin senelerce akademiden uzak tutulmaya çalışılan gericilerin ve geri odaklı muhafazakarların bu alet çantasına erişiminin bize en büyük hediyesi Donald Trump’tır.

Yapısöküm güçlü bir alet olarak hem ilericilik hem de gericilik adına çok ciddi potansiyellere sahip. Aleti icat eden kesimin ilerici ve solcu olması aletinin kendisinin de içkin olarak bu özellikleri taşımak zorunda olduğunu göstermez. Nasıl ki silahlar hem baskı hem özgürlük için birer araç haline gelebiliyorlarsa aynı kader kavramsal aletler için de geçerlidir. Eğer bunun farkına varmayı reddedip yapısökümü hem daha sorumlu bir biçimde kullanmayı öğrenmez hem de yapısökümün ardında bıraktığı kuramsal yıkıntılardan daha adil ve ortaklaştırıcı bir dünyanın inşasına başlamazsak yapısökümün bir toplumbilimsel iç savaşın ana silahlarından olmasını önlemek ne yazık ki mümkün görünmüyor.