Yasaklar Ülkesi: Singapur

Albukhary Üniversitesi’nin kültürel değişim ve liderlik programı nedeniyle iki aydır Malezya’dayım. Singapur’a da yolumuz düştü. Singapur, Sanskritçe’de ‘Aslan Şehri’ anlamına geliyor. Malay yarımadasının güneyinde yer alan ülke dünyanın nadir şehir devletlerinden biri. Yedi yüz on kilometrekare yüz ölçümüne ve beş milyon nüfusa sahip. Ülkenin büyük kısmı Budist. Yüzde on beş Müslüman ve yüzde on beş Hristiyan nüfusu bulunuyor. Uzun yıllar sömürüsü altında kaldığı İngilizlerin etkisi kendini her yerde hissettiriyor. Trafik soldan akıyor.

Yolculuk öncesinde Singapur hakkında hiçbir şey okumadım. Yılın her mevsimi sıcak ve nemli olan bu ülkeyi gezerek tanımak istiyordum. Singapur kafamda eğitimle özdeşleşmişti. Zira son PISA testinde dünya birincisi oldu. Gelenek ve modernliğin bir arada olduğu tipik bir Asya ülkesi bekliyordum. Teknolojiyle geçmişi harmanlayıp ilerleyen bir ülke. Fakat bir süre gezdikten sonra buranın yapay bir ülke olduğunu düşünmeye başladım. Şehirlerin ruhu olduğuna inanırım ama Singapur’un bir ruhu yoktu. Zenginlik bu şehre bir ruh satın almaya yetmemişti.

Dev gökdelenlerin bazılarında yeşillikler dikkat çekiyor. Onlarca kat yüksekliğe kurulan bahçeler, dikilen ağaçlar, yapay parklar. Doğa bile belli bir müdahalenin, bir anlayışın sonucu. Ne doğa, ne tarih ikisini de bulamadım Singapur’da. Yalnızca zenginliğin baş döndüren hızı. Singapur bir balıkçı şehriyken İngilizlerin sömürüsüyle önce endüstrinin sonra finansın önemli merkezlerinden biri haline geldi. Tarihi diyebileceğiniz şeyler çok az. Teknolojik ürünler dışında her şey pahalı. Küçük bir suya altı lira ödemeniz gerekiyor. Yeni kurulmuş gibi her yerde dev gökdelenler var. Güzellikleri de var elbette Singapur’un: tertemiz caddeleri, düzenli yolları, konforlu hayatı. Ayrıca Çin, Hint ve Arapların yaşadığı renkli mahallelere sahip.

Diğer Güney Asya ülkelerinin aksine bir Batı ülkesini andırıyor. Baktığınız her yerde gözünüze lüks çarpıyor. Lüks otomobiller, mağazalar, binalar, moda afişlerinden fırlamış insanlar. Zenginlikle yapay bir dünya kurulmuş. Singapur bana Thomas More’un Ütopyası’nı, George Orwell’ın 1984’ünü hatırlatıyor. Her şey yapay, her şey kontrol altında. Özgürlük adına her şeyi yasaklamışlar. Her tarafta kameralarla izleniyorsunuz. Karşıdan karşıya geçmek için bile doğru yerleri kullanmak zorundasınız. Sakız çiğnemek yasak, yalnızca reçeteyle alabilirsiniz, belirli yerler dışında sigara içmek yasak.

Toplu taşımada yiyip içmek yasak. Duraklar dışında taksi durdurmak yasak. Yabancıların ev satın alması yasak. Eğer park yeri bildiremiyorsanız araç satın almanız yasak. Kirli araçla trafiğe çıkmak yasak. Bunların dışında ilginç yasaklar da mevcut. Mesela asansörde “tuvalet ihtiyacını gidermek yasaktır!” tabelası ile karşılaşabilirsiniz. İnsanlar bu kurallara dikkat ediyor çünkü en hafif ceza bile yüzlerce dolardan başlıyor ve kamçı cezası bu ülkede hâlâ geçerli. En ağır ceza ise uyuşturucu satıcılarına. Ülkeye uyuşturucu sokmanın cezası idama kadar varabiliyor.

Bu yasaklardan kaçmak pek mümkün olmuyor, çünkü her yerde güvenlik kameraları ile izleniyorsunuz. Tüm bunlar Michel Foucault’nun gözetim toplumunu hatırlatıyor. Her şeyin kayıt altıda alındığı, kuralların ve yasakların geçerli olduğu bir dünya. Yine de insanlar burada yaşamaktan büyük haz alıyor gibi. Ne de olsa lüksün cezbediciliği. Şahsen Hindistan, Bangladeş gibi yerleri tercih ederim. Kirli sokaklarını, geleneklerini, eski evlerini, ilginç kokan yemeklerini ve insanlarını! Doğunun kendine has o ruhunu, yaşanmışlık kokusunu lüksten ziyade yaşanmışlığı tercih ederim!

Bertan Rona’nın deyimi ile: ¨Modernizm bizi; kokusu olmayan, orta sınıf, steril bedenlere çevirmek istiyor. Oysa koku, yaşanmışlıktır!¨

Yazar: Erhan İdiz