Felsefede, dinsel ve metafizik öğretileri anlamsız sayan mantıkçı pozitivizm etkisini yitirir iken anlamına ilişkin daha esnek yeni çözümlemelerin etkinlik kazanması teologları yüreklendirmiştir. Bugün teolojiye daha açık bir düşünce ortamında olduğumuz söylenebilir. Fakat bir yandan da bilim ve ona dayalı teknolojinin atılımları sonucu önemli ölçüde prestij kaybına uğrayan teolojiye yeni bir temel oluşturma çabası başarılı olabilirliği ihtimali üzerinde duruluyor.

Dine akılcı bir temel bulma eski bir arayıştır. Katolik dünyasında bugün bile etkisini sürdüren skolastik düşünce, Hıristiyanlığa böyle bir temel oluşturma çabasının ürünüdür. Çünkü Hıristiyanlık uzun süre, Yeni Platonculuğun da etkisi ile, doğaya yönelik çalışmalara kapalı kalmıştır. Aristoteles ile temellendiren skolastik düşüncenin kurucusu, Thomas Aquinas, bilgi edinmenin iki kaynağından, inanç ile akıl yürütmeden söz eder. İnanç kutsal kitaba dayanan bir bilgi türüdür. Doğal akıl yürütme ise, yetkin örneğini Aristoteles’in verdiği gözlem verilerini işlemeye yönelik bir çalışmadır.

Dinsel dogmaların, kutsal kitaba başvurmaksızın, salt akıl aracılığı ile ispatlanabileceği görüşünde birleşilmişti. Nitekim “Summa Theologica” adlı ünlü yapıtında tanrının varlığını ispata yönelik, kimi teologların gözünde bugün bile geçerliğini sürdüren, argümanlar bulmaktayız. Teoloji medrese eğitimi aracılığı ile İslam dünyasında, skolastizm öğretisi ile Hıristiyan dünyasında tam bir egemenlik kurar. Daha sonra rönesans ve reformasyonu yaşayan batıda bile kilise uzun süre özgür düşünce ve arayışları baskı altında tutmaktan, sakıncalı bulduğu bilimsel kuramlara, 18’inci yüzyıl ortalarına gelinceye dek yasak koymaktan vazgeçmez.

İslam dünyasında ise teolojik bağnazlık hiçbir zaman tümüyle kırılamamıştır. Teolojinin bilimsellik savını doğrulamaya yönelik argümanları bu ölçüte vurarak değerlendirmemiz gerekir. Bilim karmaşık bir etkinliktir; bir tek belirlemeyle yeterli bir ölçütü verilemez, kuşkusuz. Ancak sorunu basite indirgeme pahasına şu kısa belirlemeyle yetinebiliriz: Bilimsel kuram, hipotez ve betimlemeler olgusal içeriklidir; doğruluk değerleri nesnel olarak yoklanabilir. Ölçüt olarak verdiğimiz bu belirlemenin nitelikte olduğu gözden kaçmamalıdır.

Öğretileri içerik, yaklaşım ve sonuçları yönünden bu ölçüte vurduğumuzda ne görüyoruz? Örneğin, teolojinin özünde yer alan tanrının var olduğu savını alalım. Teologların, tanrının var olduğunu birtakım argümanlar ile ispatlama yoluna gittiğini biliyoruz. Birinci grup argümanlar, doğruluğu apaçık sayılan ilkelerden ya da tanımlardan kalkmakta; ikinci grup argümanlar, evrenin genel özelliklerini, kimi çarpıcı doğal olguları, dinsel ya da mistik deneyimleri kanıt olarak kullanmaktadır.

Biçimsel yönden geçerli olan bu çıkarım, tanrının varlığını gerçekten ispatlamakta mıdır? Tam yetkinliğin varlığı içerdiği neye dayanılarak ileri sürülmektedir? Üstelik, varlık bir yüklem değil. Yetkinliği oluşturan özelliklerden biri sayılamaz. Daha önemlisi tanrıyı tam yetkin diye tanımlayarak bundan onun varlığını çıkarmak, bulmak istediğimiz hazineyi önceden arayacağımız yere saklamaya benzemiyor mu? Ki ontolojik argüman mantıksal olarak kusursuz olsa bile, yukarıda koyduğumuz bilimsellik ölçütünü karşılamaktan uzaktır. Öncülleri tanımsal doğru olan bir çıkarımın sonucu olgusal içerikli olamaz.

Düzenin işleyiş ve sürekliliğini tam açıklığa kavuşturmak için kendi dışında bir gücü varsayma gereği vardır. Doğa kendi içinde olup bitenleri açıklama olanağından yoksundur. Doğanın düzenli işleyişinden tanrının varlığına giden bu argüman üç varsayım içermektedir: Bildiğimiz dünyada, nedensiz hiçbir olgu yoktur. Her olgunun nedeni kendi dışında bir olgudadır. Çünkü dünyada hiçbir şey uğradığı değişikliğin nedenini tam olarak kendi içinde taşımaz. Nedensel bağıntı sonsuza dek geriye uzanamaz. Doğal teoloji, bu üç varsayımla birlikte, nedeni kendi içinde bir ilk yetkin nedenin varlığını zorunlu kıldığı, ancak öyle bir ilk nedenin dünyamızın yeterli bir açıklamasını verdiği savındadır.

Etki gücünü yadsımadığımız bu argüman bir ispat değildir. Mantıksal geçerlilikten yoksun olduktan başka, öncülleri oluşturan varsayımların doğruluğu kesin olmaktan uzaktır. İlk iki varsayım David Hume‘den günümüze değin, sürekli tartışılagelmiştir. Pek çok düşünürün dayanaksız, dahası keyfi bulduğu bu sayıltılar, kuantum teorisinde belirsizlik ilkesinin ortaya çıkmasıyla büsbütün sarsılmıştır. Üçüncü sayıltıya gelince, bu da ilk ikisinden daha sağlam değildir.

Nedensiz bir ilk neden niçin zorunlu olsun? Evrende sonsuz bir güç olarak sunulan tanrıya olanak varsa, nedensel bağıntının sonsuza dek geriye gidişine neden olanak görülmesin? Denebilir ki, nedensel bağıntı dizisinde her olgu bir önceki olgunun etkisine gidilerek açıklanmakta, oysa, dizi dışında bir ilk etkene gitmeksizin dizinin tümünü açıklamaya olanak yoktur.