Clarissa P. Estes’in “Kurtlarla Koşan Kadınlar” adlı kitabı güçlü kadının adeta yol göstericisi niteliğindedir. Son zamanlarda yeni nesil Türk sinemasına göz atmam gerekti. Tabii yeni nesil Türk sineması diyerek bütün bir sinemayı kastetmiyorum. Bu kümede yaptığım senaryo incelemeleri sonucunda sadece romantik komedi filmlerini tartışacağız. İşte bu noktada “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabı bizim yardımcımız olacak.

Bu konulara kafa yorarken, geçtiğimiz haftalarda önüme bir araştırma şeması düştü. Hatta birçoğunuzun önüne düşmüş olabilir çünkü bu şema kadının Türk televizyonundaki yerini ve davranış biçimlerini gösteriyordu. Kadının Türk dizi ve filmlerindeki en belirgin rolü ağlamak, çocuk bakmak ve evde oturmak olarak belirlenmişti. Karakter özelliği olarak ise birçok kadın hayalperest ve duygusal olarak gösteriliyordu. İzlediğim ya da izlemek zorunda kaldığım filmlerin birçoğu işte tam da bu tanımlara uygun karakterler yaratmıştı. En sık karşılaştığım şey, fazla akıllı olmayan, dış güzellik açısından alımlı ama çok fazla değil, sakarlık yapan ve sürekli evlilik hayali kuran kadınlar ve böyle kadınlardan hoşlandığı gözümüze sokulan erkek karakterler. Tek hayali sadece zengin ve yakışıklı bir erkekle evlenmek olan kadınlar üzerine yazılmış senaryolar bile var üstelik.

Clarisa P. Estes kitabında bir hikâye anlatır: “Kırmızı Ayakkabılar”. Bu hikâyeye göre bir zamanlar yaşayan öksüz bir çocuk vardır. Bulduğu bütün kumaş parçalarını biriktirerek kendisine bir çift kırmızı ayakkabı diker. Görünüşleri kaba olsa da onları çok sever. Hikâyeyi elbette uzatmayacağım. Daha sonra bu öksüz kızımız yaşlı bir kadın tarafından evlat edinilir. Çocuğun ayağındaki ayakkabıları beğenmediği için onların yandığını söyleyerek ona yeni bir ayakkabı almak istediğini söyler. Ayakkabıcıya gittiklerinde kız yine bir çift kırmızı ayakkabı beğenir ve onları ayağına geçirir. Fakat bu işte bir terslik vardır. Ayakkabılar sürekli dans etmek ister ve kızı tüketene kadar dans ettirirler. Daha sonra küçük kız bir cellata giderek bu ayakkabılardan kurtulmak için cellattan ayaklarını kesmesini ister. Sonraki hayatına ise sakat olarak devam eder ve bir daha asla kırmızı ayakkabıları arzulamaz. Bu hikâye bize kadın olarak bozulmanın nasıl başladığını ve müdahale etmediğimiz takdirde bizi nasıl felaketlere sürükleyeceğini anlatıyor. İşte bu noktada kadının aşağılandığı, hor görüldüğü ve belirli alana kıstırıldığı durumlarla savaşmak için elimizden geleni yapmazsak toplumun kadınları olarak bu felaketin içinde savrulmamız işten bile değil.

Kadının yerinin evi olduğu, çalışma hayatına katkıda bulunduğunda dışlandığı, yasaların asla yanında olmadığı bir ülkede yaşadığımız aşikâr. Üstelik çağımızda genç kadınların ve erkeklerin bütün bilgiyi medya aracılığıyla aldığını düşünürsek durumun vahametini daha iyi kavrayabiliriz. Yakın çevremde örneklerini gördüğüm için söylüyorum ki yukarıda bahsettiğimiz “zengin ve yakışıklı koca” hayaline kapılmış genç kızlarımız var. Üstelik bunları her ne kadar inkâr edilse de yeni nesil “romantik” filmlerden örnek aldıkları gün gibi ortada. Neden güçlü kadın karakterler yaratmak yerine böylesine evine bağlı karakterler yaratılmaya çalışılıyor sorusu ise cevabı aslında çok açık olan bir soru. Bunun için neler yapılmalı sorusuna ise verebilecek bir yanıtım şimdilik yok maalesef. Belki sektörün el değiştirmesi ve kadınlara daha çok yer açması gerekiyordur. Gerçi bütün bu senaryoları erkekler yazıyor değil elbette. Zaten işin en şaşırtıcı yanı da bu; kadın senaristlerin birçoğunun da kadına bu perspektiften bakıyor olması. Belki biraz cesaret tüm sorunları çözer, kim bilir.

Son zamanlarda artan aleni erkek şiddetinin de sorumlusu yarı yarıya da olsa bu tarz yapımlardır. Erkeğin yüceltildiği ve kadının ona bağımlı zavallı bir varlık olarak gösterildiği bu gibi yapımların sonu gelmediği müddetçe ne yazık ki örnek alınan davranışlar bunlardan öteye gitmeyecek. Kadının evde oturmaya zorlanması ve gündelik hayattan uzaklaştırılmak istenmesi de bir tür şiddettir, unutmayalım. Kadının ne gerçek hayatta ne de beyaz perdede yeri asla evde oturmak ve ikinci sınıf insan muamelesi görmek olmamalı. Dünya çok büyük ve keşfedilecek binlerce şey var. Değerinin bilinmesi gereken hayatlara sahibiz ve kendi kırmızı ayakkabılarımızı, kendi ellerimizle yaptığımızda neşe dolu ve mutlu kadınlar olacağız.