Yeniler ve Yenilikçiler

Ustalarımız durur iken bana laf düşer mi bilemiyorum, ama yine de aflarına sığınarak halk müziğine dair birkaç cümle kurmak istiyorum. Sürçü lisan eder isem af etmeyin ki, bir daha etmeyeyim.

Türkü tınıları ile karıştırılmış Arap tadındaki bir garip müzik türünün yayılmasına ses çıkarmayan bazı müzik otoriterleri, yıllarca bağlamayı ‘üç telli tıngırtı’ benzetmesi ile önemsizleştirip türkülerin ve bağlamanın ana kentlerde küçümsenmesine ve hatta yıllarca varoşların haricinde yok sayılmasına neden oldular. Türküleri armonik zenginliğe taşıması gereken o müzik adamları, çok bilmenin değil, tam bilmenin esas olduğunu fark edemediklerinden halk müziğinin seksenli yıllara kadar dar bir alana sıkışıp kalmasına göz yumdular.

Halk müziğine yetmişli yıllardan itibaren yadsınamaz bir can katan Arif Sağ, Musa Eroğlu, Yavuz Top gibi ustalar; hem bağlamanın standart ölçülere kavuşmasına öncülük ettiler, hem çağdaş yorumlama geleneğinin yaygınlaşmasına örnek oldular, hem de gençlere bağlama sevgisini aşılayarak halk müziğini canlı tutacak bir gönüllüler ordusu yetiştirdiler. İşte bu gönüllüler ordusuna katılanlarla onların izlediği yolu sürüp gelenlerin içinde geçmişte olduğu gibi günümüzde de yenilik adına zararlı işler yapanlar oldu, yapmaya aday olanlar da çıkacaktır mutlaka. Sözüm de bu adaylara olacak zaten. İyi işler yapanları tenzih ediyorum.

Akademik eğitimle kazanılan bilgileri yüreklerindeki coşkuyla harmanlayan yeni müzisyen adayları, halk müziğine katacakları yeniliklerin sürekli hayallerini kurarlar. Projelerini rastladıkları arkadaşlarına anlatırlar. Heyecanlı ve coşkulu olurlar. Yadırganacak bir durum değildir ve olması gereken de budur zaten. Geçmişte olduğu gibi, günümüzde de gelecekte de her sanat dalının yenileri ve yenilikçileri olacaktır elbette. Ancak halk müziğini üretenlerle tüketenler arasındaki kopukluk ve doku uyuşmazlığı hep gözden kaçırılmıştır. O nedenle yenilere ve yenilikçilere birkaç cümle yazma gereği duydum.

Halk müziğinin doğduğu yer köydür, üreten köylüdür, tüketen ise çoğunlukla şehirlidir. Köylünün kendi elleriyle ürettiği çalgı aletinin tınılarıyla standart ölçülere kavuşmuş olan şehir yapımı sazların tınıları aynı değildir. Yöresel ağız farklılıklarından, şiveden, coğrafi yapıdan, iklim koşullarından, yakın çevre etkileşimlerinden doğan ritim ve melodi farklılıkları da öyledir. Hep akılda tutulması gereken yadsınamaz ayrıntılardır bunlar. Daha da çoğaltmak mümkündür bu örnekleri.

Basit gibi görünen bu ayrıntıyı dikkate almadan yenilik yapmayı tasarlayan bazı yenilerin sayıları çok az olsa da, işte o çok az olanların açtığı ya da açacağı yaraları sarmak için tüketilen enerji, özle bağların zayıflamasına sebep olmaktadır.  O nedenle uzun ve çetin bir yola gireceklerini, bu yolda meçhul sapaklarla tehlikeli dönemeçlerin olduğunu, çok az sandığımız bazı yenilikçiler gözden kaçırmamalıdır. Çünkü bu unsurları göz ardı edecek olduklarında gidilecek yol zora sokulur, yozlaşmaya ortak olunur, derin bir hayal kırıklığı yaşanır ki, hepsi de vebal gibi ağırdır, biri yeniye diğeri halk müziğine zarar verir.

Yeniler ve yenilikçiler yola koyulmadan önce halk müziğinin üretim koşullarını, üretenleri, taşıyanları, icra edenleri ve nesillere aktaranları iyi tanımlayıp, aralarındaki farkları ayırt etmek zorundadırlar. Türkü diyenlerin ne hissettiklerini, niye bu Türküleri dediklerini, nasıl ve nelerle dillendirdiklerini, nerelerden beslendiklerini iyi algılamak istiyorlarsa genellikle sarp yollarla ulaşılan köylere ve orada yaşayan ve neredeyse tükenmekte olan aşıklara, zakirlere, ağıtçılara, çalgıcılara gitmelidirler. Yola çıkmadan önce iyi bir hazırlık yapılmaz da bazı şeyler gözden kaçırılırsa daha yolun başındayken ağır bir yorgunluk çöker. Yorgunluğa sebep olan ana nedenler ise gözden kaçırılanların içinde gizlidir. Özellikle yeterli enerjiyle yol için gerekli azık ihmal edilir ise tıpkı kerpiç duvar üzerine kat çıkmış gibi olurlar. Halk müziğini kerpiç duvar üzerine çıkılmış katlarda ikamet ettirmemek adına bu yol bilinçli yürünmelidir.

Rehbersiz yürünen yollar çok eziyetli olur. Hele de bu yol halk müziğine giden yol ise daha da çetin geçer yolculuk. Eğitim ve öğrenim sürecinde detaylı araştırmalarla bir yol haritası hazırlanmalı, yolu kolaylaştıracak unsurların neler ve kimler olacağı, hangi bölgelerde çalışılacağı, o bölgelerin coğrafi yapılarıyla iklim koşulları önceden hesap edilmelidir. “Yol boyunca araştırıp olgunlaşırım.” anlayışı ise hiç akla getirilmemelidir. Bunlar gözden kaçırıldığında yorgunluğa bir de yılgınlık ilave olur.

Varacağım köylerde kabul görüp görmeyeceğimi, misafir edilip edilmeyeceğimi hiç hesaba katmadan, derlemeciliğin, araştırmacılığın kıstaslarını öğrenmeden, deyişler, semahlar ve Alevi kültürü üzerine araştırma, derleme çalışmaları yapmak amacı ile çıktığım ilk köy gezimde umduğumu bulamamıştım. Aklıma takılan sorular, koltuğumun altına sıkıştırılan koca bir ders kitabına dönüşmüştü gittiğim yolu geri dönerken. O kitabı okumuş, davranışlarımı gözden geçirmiş, bilgiye ulaşıncaya kadar göstermem gereken sabrın önemini ve sınırlarını kavramış, benden evvel araştırma ve derleme amacıyla o köylere gidenlerin geride bıraktığı intibaları irdelemiş, tekrar başlayacağım köy gezilerinin hüsranla bitmemesi için rehberler bulmuştum. Destur almadan kayıt cihazını açmanın, çekim derdine düşmenin, bilgiçlik taslamanın, bilgi kaynağını küçümsemenin, sözün sonunu beklemeden söze girmenin, atak davranmanın hiç hoş karşılanmadığını öğrenmiştim rehberlerimden. Ayrıca gideceğim köylerde, ana, dede, baba, emmi sözcüklerinin yerine “beyefendi!”, “hanımefendi!” gibi mesafe yaratan terimleri kullanmanın da sevilmediğini tembih etmişlerdi. Nereye gideceğimi, nasıl gideceğimi, kimi/kimleri bulacağımı da öğrendikten sonra tekrar yollara düşmüş, yazmak ile bitiremeyeceğim kadar önemli bilgiler ile güzel anılar ve birbirinden kıymetli eserler ile dönmüştüm.

Yenilik amacı güden yeniler, çıkılacak yolun kolay olmadığını, sarp dağlardan aşılması gerektiğini, ona göre bir donanıma gereksinim olduğunu göz ardı etmemelidir. Zor mu? Değil ve aksine çok da zevkli ve bir o kadar da onur duyulacak uğraşıdır bu.

Yolculuğu zora sokmamak, kıymetli bilgilerle dönmek adına başlatılacak bu yolculuk hüsranla bitecek olursa hasetlik ve kıskançlık duygularından arınmış değerli halk müziği ustaları umduğunu bulamayan yenilerin adına da, halk müziği adına da üzüntü ve sıkıntı duyarlar. Çünkü onlar olumsuzlukların açacağı yaraların derinliklerini çok iyi bilirler.

Gelenekler ve yöresel tavırlar temelinde hayat bulan halk müziğinin, ‘öze sadık kalma’ bölümü yeniler tarafından önemsemeyip iyi incelenmez ise araştırma bölümünde zaman ve zemin engeline takılırlar. Engeli aşamayanların çoğu var olan yazılı kaynaklara, ses kayıtlarına veya sanal alemden elde ettikleri bilgilere başvururlar. Toplanan bu bilgilere kendi yeteneklerini de ilave edince yeni bir şeyler çıktı yanılgısına düşerler. Yenilik adına yapılan bu tür çalışmalara birkaç müzik adamının da olumlu tepki vermesi veya vermiş gibi görünmesi “teyit” anlamına gelir ve bir de ilgi görüp taraftar bulursa ardı ardına örnekler gelmeye başlar.

Çalışmalar sürecinde öze sadık kalınıp kalınmadığı, çıkan ürünün halk müziği formatlarına uyup uymadığı irdelenmeden piyasaya sürülen bu çalışmalar, bir sonraki gelecek yenilikçilere emsal teşkil eder. Ardı sıra da taklitçiler kuşatır ortalığı. Yanıldıklarını fark edemeyen, hatta doğru yaptıklarına inanan yeniler ve taklitçiler, o güzelim sanat yolculuğunu kar, boran içindeki sarp dağlara doğru yöneltirler. Yaratılan eziyetin en ağır acısını “neler yapacaksın, neler yapacaktın?” diye soramadığımız yeniler çeker. Oysa yenilerin ve yenilikçilerin bu soruları önce kendi kendilerine, sonra da bilenlere sormaları gerekir. Çok iyi niyetlerle bir şeyler yapma amacı gütseler bile, öz ihmal edilmiş olduğundan yapılan yeniliğin kalıcılığı uzun sürmez ve yaşanacak hayal kırıklığı da kamburun üzerine kambur vurmaya benzer.

Kimi yenilikçiler yoz kültüre hizmet eden bazı medya kuruluşlarının da desteğini alarak yaptıkları yenilikler ile belki amaçlarına ulaştılar; hatta katlar, yatlar alacak kadar paralar kazandılar. Ama yanı sıra, telafisi zor hasarlara ve tartışmalara da yol açtılar. Hasarın farkına varamayan bu arkadaşların kazandığı paralar, yapılan yeniliğin teyit kısmı oldu. Bu teyit çıktıktan sonra, özü koruma adına söylenen sözler de türkü diyenlerin incinen gönülleri de gözden kaçtı. Halk müziğinin neler üzerine inşa edildiğini araştıran ve belli değerleri de canı gibi koruyan ustaların “yapmayın, etmeyin!” feryatlarını dikkate almayıp kendi bildiklerini okudular. Türkülerin etrafında dolaşıp nimetlerinden faydalanan bu kesim, halk müziğini besleyen çeşmelerin gözesinden bir avuç su içme gereği dahi duymadılar. Bunlara bir de taklitçiler ve “türkü formatında beste” yapanlar da dâhil olunca içinden çıkamadığımız müzikal yozlaşma iyice müzminleşti. Ama inadına yaptıkları işler tuttu, Unkapanı ağzı ile “peynir ekmek gibi” sattılar. Müziğe sadece para olarak bakan müzik sektörüne hayırlı hizmetler yaptılar. Tekrara girince de hızla gözden düştüler. Fazla zaman geçmeden de müzik yapım firması tarafından bile aranmaz oldular.

Seviye kaybını kabullenemeyenlerin çoğu içki masalarında efkar dağıtarak düşüşün hızını kesmeye çalıştılar, ama “nerede yanlış yaptık?” sorusunu kendi kendilerine sormadılar. Ders çıkarmak şöyle dursun, tam tersine, “O iş öyle olmaz, böyle olur!” dercesine hep birileri yine çıkageldi. Kör döngü devam etti. Keşmekeşliğin önüne geçilemedi. Bu süreç içinde dengeleri ve hassasiyetleri göz ardı eden o yeniler ve yenilikçiler, duygu kısırlığının girdabına girdiklerini de, o girdaptan kurtulmanın kolay olmadığını da fark edemediler.

İsim vermeden bahsini ettiğim ve birçoğunu tanıyıp/sevdiğim arkadaşların halk müziğini çok sevdiklerini, o neden ile bu yola girdiklerini de iyi biliyorum. Tam da bu bağlamda, sorumluluk bilinci olmadan, sadece sevginin yetmeyeceğini vurgulamak istedim. Sevmek için kucağımıza aldığımız çocuğu yere düşürdükten sonra bulacağımız bahane çocuğun çektiği acıyı dindirebilir mi? Buradaki sorun şudur: Sevgi coşkuyu çoğaltır iken dikkati de azaltır. Dikkatsizlik hataları tetikler. Hatalar ve eksikler eşliğinde sunulmak istenen yenilik istemi, kucaklamayı öğrenmeden çocuk sevmeye kalkışma istemiyle eş değerde olur. Bu da ‘kaş yapalım derken göz çıkarmaya’ benzer.

Araştırma yapmadan, ön bilgilerle donanmadan işin sadece teknik yanından yararlanarak konuya dalarsak, yukarıda saydığım olumsuzlukların temelini atmış, husumetin davetiyesini de çıkarmış oluruz. Stresli şehir ortamında duygu yoksunluğuyla birilerinin yaptığını taklit etmek, sentez, yorum çalışmaları denemek her ne kadar sanatsal girişimler gibi nitelense de eksik girişimlerdir aslında. Oysa türkülerin kaynağından başlayıp tersine doğru gelinse iş kolaylaşır. Bu kolaylığı sağlayacak güzelliklerin adresi ise türkülerin doğduğu ve olgunlaştığı yerlerdir. Yıllarca bunu yaptım ve o hazzı aldım. O neden ile araştırmayı ve öze sadık kalmayı önemsiyorum. Elbette ki teknolojik yardımlar da gerekli, ama teknoloji ile duygu her zaman iyi yoldaş değillerdir. Halk müziği, tamamen duygu formülleriyle çözülecek denklemlerden oluştuğu için, teknolojik olanaklar işin son safhasında devreye girmesi gereken yardımcı unsurlardır.

Günümüz yenileri ve yenilikçileri sırf sanal verilerle ya da birilerinin anlattıklarıyla yetinmek yerine, türkülerin kaynaklarına, türküleri diyenlerin hanelerine gidip gönül köprüsü kurmalıdırlar. Bu bir tutuculuk değildir. Yıllarca o türküleri diyenlerin duygularını paylaşmak için katettiğim yollar boyunca gördüklerime, yaşadıklarıma dayanarak ifade ediyorum.

Dillerden düşmeyen türkülerin doğduğu yerlerde, bir gözünden hasret, bir gözünden gurbet, bir gözünden aşk akan ser çeşmeler vardır. Unutamadığımız ve tarih sayfalarına altın harflerle yazdığımız aşıkların, ozanların, zakirlerin, ağıtçıların, sazı ile sözünü yoldaş edenlerin hamuru, bu çeşmelerin suyu ile yoğrulmuş, efkar, hüzün, özlem ve aşk gıdası ile beslenerek serilip serpilmişlerdir.

O müstesna duyguların temel gıdasını şehrin sıkıntılı ortamında aramak yerine, türküleri diyenlerin beslendiği çeşmelerin başına gitmek gerekir. Yenilik adına yola çıkacak yeniler, girecekleri yolda ne aç kalırlar ne de susuzluk çekerler. Duygudan yoksun, özden uzak bir şeylere yeni damgası vurmayla yenilik yaptığımızı sanırsak hamuru duyguyla yoğrulmuş ekmek yerine tatsız/tuzsuz bir şeyler yemiş gibi oluruz. Ağzımızın tadını bozmaya değer mi?