Kadim Yunan dünyasının en önemli filozoflarından biri olan Herakleitos’un, belki de en çok alıntılanan “Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz” sözünü, İstanbul’a yüksek bir noktadan bakarken hatırlarsak, yüzyıllardır söylenegelen bu söz, kulaklarımızda şu şekilde yankılanacaktır: “Aynı şehirde iki defa yaşanılmaz.”

Herakleitos’un felsefî düşünce sistemindeki temel argüman olarak karşımıza çıkan “her şey akar” ilkesi, ondan geriye kalan bu sözde, kendini göstermektedir. Efesli filozofa göre, kimsenin aynı nehirde iki defa yıkanması mümkün değildir çünkü nehre ikinci girişimizde bizi karşılayan su, birinci girişimizdeki ile aynı olamaz. İmkânsız olmakla birlikte su aynı olsa bile, biz aynı değilizdir artık. Her şey aynı olsa da şayet, zaman değişmiştir. Velhasıl Herakleitos, değişimin mutlaklığını bu şekilde anlatmaktadır bize. Peki, M.Ö. 475’te ölen filozofun bu düşüncesini neden çağından yirmi beş asır sonra yeniden anıyoruz? Neden İstanbul’a bakarken Herakleitos’u hatırlıyoruz? Bu sorulara yanıt bulabilmek için meseleyi biraz daha açmak gerekecektir.

Değişimi kabul etmemek ve onun kötü bir şey olduğunu söylemek, geleneğe körü körüne bağlanmayı, bu bağlanma ise çağdışılığı beraberinde getirir. Bu nedenle eleştirdiğimiz “değişim” fikrini tanımlamamız ve sorunu açık bir şekilde tespit etmemiz gerekir. Eleştirdiğimiz değişim; düzen yerine kargaşayı, estetik yerine görüntü kirliliğini, planlılık yerine kaosu yeğleyen ve tüm bu tercihleri bir süreklilik hâline getirerek şehirleri yaşanılmaz kılan değişimdir. Bu değişim, şehrin sakinlerini önce kendilerine, sonra şehre yabancılaştırır. Her gün otobüs beklenilen otobüs durağının iki-üç ay içerisinde birkaç kez şekil, birkaç kez de yer değiştirmesi, şehir sakininin şehirle arasında kurduğu aidiyet bağını zedeler. Uzun yıllardır şehirdeki sosyalleşmenin merkezi olan meydan ve caddelerin onulmaz bir şekilde değişmesi, şehir sakinini şehirden soğutur. İnsan, yaşadığı şehirde güvende hissetmek ister. Tedirgin yaşamak herkesi olduğu gibi şehirliyi de yıldırır. Bir şehrin kozmopolit bir renkliliğe sahip olması başkadır, tanınmadık ve tekinsiz ögelerle bir bilinmezliğe dönüşmesi başka…

Tarih boyunca hiçbir şehir, günümüz şehirleri kadar hızlı nüfus değişimlerine sahne olmamıştır. İstanbul’un nüfusunun da özellikle son elli yıldır ivme kazanarak arttığı görülmektedir. Bu durumda şehrin artan nüfusa yaşam alanı yaratabilmek adına yatay ve dikey olarak genişlemesi, beklenmedik bir durum değildir. Ancak bu genişlemenin hızı ve plansızlığı bize Herakleitos’un sözüne atıf yapmaya ve aynı şehirde iki defa yaşanılmayacağını söylemeye itmektedir.

Cumhuriyetin ikinci çeyreğinin İstanbul şehirciliği için “sonun başlangıcı” olduğunu söylemek yanlış olmaz. Denetimden uzak bir şekilde İstanbul’a gelen göçler, ilk önce şehrin yatay olarak düzensiz bir biçimde genişlemesine sebep olmuştur. Bu yeni yapılaşmalar; su, yol, elektrik, telefon vb. gibi yaşamsal ihtiyaçlardan dolayı, şehirdeki yıkımın da fitilini ateşlemiştir. Genişletilen ve uzatılan yollar, yeni su ve elektrik hatları için yapılan düzensiz ve plansız hatlar, kaçak ve gelişigüzel imarlar, artan araç trafiği ve tüm bu sorunlara getirilen faydasız çözümler, İstanbul’u, tarihî ve doğal güzellikleriyle insanları büyülen çehresinden hızla uzaklaştırmıştır. Talihsiz şehir, bu yıkıcı değişimin etkisiyle tarihî dokusuna da yabancılaşmış, şehrin sakinleri ise yaşadıkları yerle hiçbir bağı olmayan insanlara dönüşmüştür. İstanbul’un diğer Avrupa şehirleri gibi tarihî ve modern bölgelerini birlikte ve sorunsuzca yaşatma imkânını yitirdiğini görmek zor değildir. Ancak tüm bunlara rağmen İstanbul, dünyanın en çok ziyaret edilen şehirlerinden biridir. Bu hâliyle bile her yıl, “en çok ziyaret edilen şehirler” listesinde kendine ilk beş şehir içerisinde yer bulan İstanbul’un, tarihî ve kültürel güzelliklerini koruyarak bugüne geldiğini hayal ettiğimizde, İstanbul’un liste başında yer alması ihtimali de oldukça fazladır.

Napolyon’un “Eğer dünya tek bir devlet olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” sözü, İstanbul’un ulus fark etmeksizin, tüm Avrupa için ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Ancak tek dünya devletinin başkenti olma şerefine nail olabilecek bu şehrin hem beslendiği tarihe hem de mirasçısı olduğu kültüre karşıt olarak, artık sokak çeşmelerinden su bile akmamaktadır. Bugün İstanbul’un boğaz hattı üzerinde çift taraflı yükselen gökdelenler “Dünyaya son bir kez bakmak zorunda kalsaydım, sadece İstanbul’a bakardım” diyen Alphonse de Lamartine’i, isteği şu an gerçekleşse pişman edecek düzeydedir.

Neredeyse son altmış yıldır birer birer yitirilen tarihî yapılar, Mimar Sinan eserleri, çarşılar, bedestenler, taş kaldırımlar, konaklar, ara sokaklar, caddeler ve ormanlar bize bir şeyler söylemeye çalışmaktadır. Söylenmeye çalışılan bu şey, isimleri “azınlık” olmasına rağmen artık rastlaşmakta güçlük çekilen insanların, boş kalan kiliselerin ve sinagogların, kaybolan kültürlerin ve komşulukların, tenhalaşmış sokakların ya da adım atılamayan meydanların söylemek isteği şeyle aynıdır. İstanbul yitirilmektedir. Napolyon’a ve Lamartine’e bu sözleri söyleten İstanbul, tarihin tozlu sayfalarında kalmaya başlamıştır.

Fatih Sultan Mehmet’in bir dünya şehri kurmak adına, her dinden ve her dilden sakininin, yapısının ve kültürünün korunması için büyük çaba gösterdiği İstanbul, bugün onun bile tanıyamayacağı bir hâldedir. Çünkü şehrin en yüksek noktası artık Galata Kulesi değil, finans gökdelenleridir.

Sorunun üzerine konuştuktan sonra, küçük de olsa bir çözüm önerisi sunmak, söylediğimiz onca şeyin, bir durum analizinden ziyade, bir durum tespiti olarak algılanmasını sağlayacaktır. Bu durumda kulak vermemiz gereken seslerden biri de Walter Benjamin olacaktır.

Zaman zaman Türkçeye “gezen-düşünür” olarak çevrilen “flanör” kavramıyla özdeşleşen bir filozof olan Benjamin, şehri gezen ve bu gezilerini düşünceleriyle süsleyen bir adamın portresini çizer bize. Bu gezi, aylaklıkla karıştırılmamalıdır. Aylak, bir amaca sahip değildir. Flanör ise toplumun dayattıklarını yapmama amacı güder şehri gezerken. Toplum içerisinde yaşayan, yani düşünmeyi bir inziva etkinliği olarak görmeyen flanör, tüm şehir gezilerinde bilinçli bir şekilde izler şehri sokak sokak, cadde cadde… Benjamin’in tabiriyle flanör “metropol arkeoloğu”dur. Görevi ise değişimin bıraktığı kalıntılara hayretle bakmaktır…
Benjamin, okurlarını her zaman yitirilen şeyler üzerine düşünmeye davet eder. Bir durup düşünmeyi… Belki de çözümü bir durup düşünmektedir her şeyin… Şehrin yitirdiklerini düşünmek canını sıkar çünkü onun, can sıkıntısı da şehrin sokaklarında kaybolma hevesini. Bu döngüde gezinir durur öylece.

İstanbul, birçok özelliğiyle flanör olmak için her zaman oldukça uygun bir şehir… Dönülmez bir biçimde yitirdikleri de var, biraz çaba sarf etse kurtarabilecekleri de. Yarına dair beslenen umutlara da sahip, bir “gezen-düşünür”ün ihtiyaç duyduğu karamsarlığa da. Ölü sokaklar ve semtler de İstanbul’un içinde, yeni doğan “yaşam alanları” da… Tüm bunların yanında, İstanbul’un derinlerden gelen sesini duyabilecek insanlara ihtiyacımız olduğu aşikâr. Şehrin istediklerini ona verebilecek, veremese bile, bu güce sahip olanlara yol gösterebilecek insanlara…

İstanbul, ancak bu şekilde, kaybettiği renklerini geri kazanıp gönüllerdeki birinciliğini gerçeğe de yansıtabilecektir. Şehri bilen, tanıyan, korumayı amaçlayan ve onu geçmişin emaneti bilip geleceğe miras bırakmayı ilke edinen bir görüş, sadece İstanbul için değil aynı sıkıntıyı yaşayan tüm dünya şehirleri için de kurtuluşun reçetesidir. Şehirleri yöneten herkesin, bir durup düşünmesi ve dışarıda gördüklerini vicdanına gerçekten kabul ettirebilmesi gerekmektedir. Şehri sadece sevmekle yetinenlerin elindeyse sadece umut vardır.

Ancak umut, hiçbir zaman yitirilmemeli. İstanbul için umut; tüm gün Taksim’in ara sokaklarında dolaşıp Cihangir’e inerek yeni yerler ve insanlar keşfeden, Karaköy’den Eminönü’ne yürürken balıkçıları izleyen, Üsküdar sahilinde Kız Kulesi’nin her açıdan güzel göründüğünü fark eden ya da Ayasofya ile Sultanahmet Camii’ni aynı anda gördüğü yere oturarak, bir bakışına sığdırdığı bu dünya tarihi üzerine derin bir düşünceye dalan insanların fikirlerindedir. Belki de bu fikirler, sadece kendilerini dinleyecek bir çift kulak, gösterdiklerini görüp anlayacak bir çift göz ve tüm bunları idrak edecek bir bilinç beklemektedir. Unutmamalı, bir şehir için en büyük yıkım yapılarla gelendir.