Tarihin sonu, öncesi, başı gibi kavramlar ideolojik camialarda yaygın olarak kullanılırlar. Marksistler, içinde yaşadığımız dönemin henüz tarih öncesi olduğundan ve insanlığın asıl tarihinin başlamadığından bahseder. Kapitalistler ise kapitalizmin insanlık için olabilecek en uygun model olduğunu savunur ve artık değişmeyeceğini vurgularlar. Aslında iki iddia da benzer ölçüde absürttür, çünkü insanlığın iktisadi ilişkilenme biçimlerinin bundan sonrası için asla değişmeyeceği bir model olduğunu öne sürerler. Oysaki tarihin bize öğrettiği tek bir şey var ise o da her şeyin öyle ya da böyle değişeceğidir.

Zaman algısı meselesi özellikle sosyal bilimciler veya toplumsal konularla ilgilenen bireyler için problematiktir. Felsefe öğrencilerinin bir kısmı için 1990’lar M.Ö. 390’lara göre daha uzaktır. Sosyoloji öğrencilerinin bazıları feodaliteyi sanki yalnızca kapitalizme geçiş için hazırlık olsun diye var olmuş bir dönem zannederler. Sanki tüm feodal derebeyleri progresif kahinlermiş gibi… Buradaki mesele zaman algısını oturtmadan yapılan okumaların oluşturduğu bütünlükte yatmaktadır. Batı modeli sosyal bilim eğitiminde naratifler önemlidir; bu nedenle büyük bir Batı düşünce tarihi anlatısına göre güçlü bir süreklilik içerisinde anlatılır. Bu sürekliliğin dışında kalan dünyanın zamanı ise Batı anlatısına kendisini sokmakta güçlük çeker.

Post-kolonyal yaklaşımlar dünyanın ve düşünce tarihinin Batı’dan ibaret olmadığı üzerine kurulup buradan hareketle kolonileştirilmiş eski dünyanın kavram havuzunu oluşturmak için büyük çaba göstermişlerdir. Fakat, dönüp dolaşıp kendilerini Batı’nın diliyle ve kuramlarıyla açıklamak durumunda kalmaları da bazen kaçınılmazdır. Sosyal bilim denilen uğraş, sevsek de sevmesek de Batı medeniyetinin bir ürünüdür, oradaki insanların ve kültürün kendilerini ve dünyanın kalanını anlama çabasıdır. Bu nedenle tarihin ilerleme temposu çoğumuzun kafasında Batı odaklıdır, oysaki Avrupa’nın küçük ve gelişmemiş olduğu dönemlerde dünyanın kalanında neler neler dönmektedir. Bunu bazen İslam dünyasından çıkan araştırmacılar bireysel algılarlar, Batı’nın İslam bilginlerini göz ardı ettiğini düşünürler. Oysaki Batı, yalnızca İslam bilginlerini değil, Çin ve hatta Bizans bilginlerini dahi kendi naratifinden uzak tutmayı başarmıştır. Ders kitaplarında Augustine’le Aquinas arasındaki ayrım sanki Hegel’le Marx arasındakiyle aynıymış gibi yansıtılır, oysa o esnada neredeyse dokuz yüz yıllık bir tarih yaşanmıştır.

Böyle atlamalara kötü niyet atfetmek elbette her daim sağlıklı değildir, sonuçta pedagojik bir yaklaşım olarak süreklilik yaratmak eğitimsel bağlamda bir gereklilik olarak ele alınabilir. Ancak, bunun yarattığı algı deformasyonuna daha sonraki bir süreçte müdahale edilmediği takdirde, tarihin akışından, hatta zamanın geçişinin kendisinden kopuk araştırmacılar yetişmesi mümkün hale gelir. İnsanların tarihte kendi yaşadıkları anı gereğinden daha mühim görme alışkanlıkları vardır, her nesilde en az bir kere “Dünya yok olacak,” diyen çıkar. Sürekli birlik ve beraberliğin önemi vurgulanır, tarihte “Her şey çok güzel, haydi biraz salalım,” denilen anlar anomali düzeyinde azdır. Fakat bu tutum ve yaklaşım gündelik hayatını sürdüren bir bireyin zihin sağlığını korumak için sığındığı bir liman olarak kabul edilebilir olsa dahi, bir araştırmacının akademik çalışmalarında bundan sıyrılması elzemdir. Aksi takdirde on dört asırlık mazisi olan kan davalarının derinliğini anlayamayan ve on iki bin yıllık toplumsal geleneklerin elli yılda yok olmamasını bireysel algılayan toplumbilimcilerin akademi koridorlarını arşınlaması doğaldır.

Zamanın boyutu önemlidir. Elli yıl bazı gelişmeler için çok uzun bir süre iken bazıları için akıl almaz düzeyde kısadır. İki nesilde toplumlarda bazı şeyler çok değişebilir ancak bazı şeylerin değişmesi için yüzlerce yıl gerekir. Bazı fenomenlerin coğrafi koşullarla bağlantısı zamanla olandan daha güçlüdür, bazılarıysa tarihin anlarıyla alakalıdır ve zaman yalnızca bir yan faktördür. Kapitalist toplumda bin yıl geçse de çözülmeyecek sorunlar sosyalist bir toplumda elli yılda çözülebilir, tersi de geçerli olabilir. Ancak, şunu kabul etmek gerekir ki, önemli her gelişme, gerileme veya değişim zaman alır ve beş yılda, yüz elli yılda öz itibariyle zaman alsalar dahi boyutları aynı değildir.

Burada zamana ve tarihe yapılan vurgunun nedeni aslında gelecek algısı problemiyle de bağlantılıdır. Elektrik iki yüz senelik geçmişe sahip teknolojik bir ilerleme iken bireysel bilgisayarların elli yılı dahi yoktur. İnternetin otuz, akıllı telefonların ise on beş bile! Sovyetler dağılalı henüz otuz yıl olmamışken, bundan yirmi beş sene öncesinde gelişmekte olan ülke olup olmadığı dahi tartışılan Çin, uzaya kuantum iletişim uydusu fırlatmış iken, daha on sene önce büyüyüp dünya devletine evrileceği düşünülen AB’nin geleceği var mı diye tartışılırken sanki bir gelecek yokmuş gibi düşünmek deliliktir. Gelecek, iyisi ile kötüsü ile elbette bir gün gelecektir ve sonrasında geçip kendisini başka yarınlara da bırakacaktır ve ardından o yarınlar da geçecektir. Zamanın sürekliliğini reddetmek veya yok saymak, günün birinde herhangi bir insan sisteminin stabil ve değişmeyecek bir hal alacağını varsaymak yalnızca kötü bilim yapmak değil, kötü rasyo örneğidir. Geçmişin yanlışlarını yermek veya onları aşağılamak bazen hadsizlik olabilir, ancak onları tekrarlamak daha büyük bir tehlikedir.