Her şey zaman kavramının soyut ve öznel olduğunu kabul etmekle başlıyor. Yani diğer değişle, zaman bir gerçek değil, bir algıdır. Ve zaman paradoksaldır. Yani siz onu kovaladıkça daha hızlı kaçar, siz yavaşladıkça o da yavaşlar. Ancak bunlara dönmeden önce birkaç adım geriye gidip genel bir durum gözlemiyle başlayalım. Bizim gibi yedi milyar canlı var buralarda. O kadar özel değiliz. Bugünün dünyası yüzümüze her birimizin biricik, özel, karşılaştırılamaz derecede değerli olduğunu, kendi kararlarımızı kendimizin aldığını söylerken sahne arkasından bizi manipüle ediyor.

Sahip olduğumuzu düşündüğümüz isteklerimiz bizim değil. Korkularımız bize özgü değil. Hayatımızı şekillendiren endişeleri milyonlarla paylaşıyoruz. İnsan için en kendisine özgü, en özel, en mahrem, en bireysel şey hayalleridir. Çünkü hayaller kişinin kim olduğuyla, nasıl bir geçmiş yaşadığıyla, nelere değer verdiği ile, neleri arzuladığı ve nasıl bir dünya istediğiyle ilgilidir. Yani bir insanın kim olduğu ile onun hayallerini birbirinden ayıramazsınız. İnsanın hayalleri onun kimliğinin manifestosudur.

Bu durumda, insanların her birinin bireysel, özel, biricik, özgür vb. olduğu bir dünyada hayallerinin de bunu yansıtması gerekmez mi? Yani böyle bir dünyada her kişinin hayali de ona özgü olmamalı mıdır? Durum bu mu? İnsanların hayalleri kendilerine özgü, bireysel ve farklı mı? Ben etrafıma baktığımda fotokopi ile çoğaltılmış hayaller görüyorum.

Türkiye’de büyüyen hemen hemen her öğrenci birkaç üniversitede okumayı hayal ediyor. Orada birkaç bölümden birinden mezun olmak istiyor. Her memurun hayali aynı, ast-üst ilişki dengesi içerisinde güvenlik duygusundan taviz vermeden yükselmek. Her beyaz yakanın hayali aynı! Bu kategorideki insanların büyük kısmı azimli bir tırmanış ile yükselmek, yükselmek, yükselmek, güç ve çok fena para kazanmak istiyorlar.

O sırada bir yerlerde de değişen sıra ile araba, çocuk ve ev. Radikal beyaz yakalıların hayalleri orijinal mi dersiniz? Hayır, onlar da fotokopi; kırk yaşına kadar çok iyi giden bir kariyer eğrisi, bir otuz yıl yetecek para, bir köye yerleşmek ve orada kafe açmak vesaire. Biliyorsunuz…

Hayallerimizin bile bize ait olmadığı bir gerçeklikte, yaşadığımız hayatları kendi kendimize seçmediğimizi kabul etmekten başka şansımız yok. Kendimiz tasarlamadığımız bu hayatları tüm bir arada tutan şey ise zamana gösterdiğimiz ortak sadakat. 08.00’da işte olmak, 09.00’da ilk toplantıya girmek, öğlene kadar yirmi posta cevaplamak ve altı küçük bir büyük iş halletmek, 12.00’de yemeğe gitmek, daha çok toplantı, daha çok yetiştirilecek iş! Akşam trafiğine takılmamak için 18.00 öncesi işten çıkmak, 19.00’da eve varmak, 20.00’a kadar yemek yemek ve yetişmesi gereken tüm diğer sorumluluklar. Saate gösterdiğimiz bu sadakat, büyük şehirlerde yaşayan milyonlarca insanın birbirlerine çarpmadan aynı ritimde dans etmesini sağlıyor. Sağlıyor, ekonomi büyüyor, ama pahası, nasıl olup da elli yaşına geldiğini anlamayan insanlar yaratması!

Her şey zaman kavramının soyut ve öznel olduğunu kabul etmekle başlıyor. Yani diğer değişle, zaman bir gerçek değil, bir algıdır. Fransız Alplerinde bir mağarada yüz yirmi altı gün yaşayan Antoine Senni, çıktığında kendi tahmin ettiğinden iki ay ileride olduğunu farketmiş! Diğer bulgulardan bir tanesi de, tamamen izolasyonda yaşayan insanların kırk sekiz saatlik uyku döngülerine girebildiğidir. Aslında bu konu ilk saniye etkisi adı ile bilinmiyor, ama bence durumu daha iyi tabir eden tanım bu. Özet ile saate baktığınız ilk saniyede o saniye kolunun gıcıklık yapıp bir türlü atmaması durumunu anlatıyor. Bilimsel adı Chronostatis. Yani zamanın durmuş gibi gelmesi.

Üçüncüsü Misafirlik Sendromu dediğim durum, anlamak için çocukluğunuzu düşünmeniz yeterli. Yedi yaşındasınız. Ailecek misafirliktesiniz. Yapacak hiçbir şey yok. Arkadaş yok. Sıkıntıdan patlamak üzeresiniz. Halının desenlerinden, duvarın yüzeyine incelemediğiniz şey kalmamış. Anne ve babaya yalvarıyorsunuz “Haydi sıkıldım gidelim!” Cevap geliyor: “Tamam kızım/oğlum yarım saate kalkıyoruz.” İşte o bir asır süren yarım saat zamanın bir gerçeklik değil, ne yaptığımıza, ne kadar acele ettiğimize ve ne kadar sıkıldığımıza göre değişen bir algı olduğunu gösteriyor.

Zaman paradoksal. Yani siz onu kovaladıkça daha hızlı kaçar, siz yavaşladıkça o da yavaşlar. İşin özü şu; siz hayatı ne kadar acele ederek yaşarsanız zamanın geçtiğinin o kadar farkında olmayacaksınız. Çok işinizin olduğu ve tüm gün acele ettiğiniz bir gün kafanızı bir çevirmişsiniz saat 17:00 olmuş. Çok yoğun çalıştığınız bir senenin sonunda bir ayılacaksınız, bakmışsınız yıl bitmiş. Yoğun geçen yirmi yıllık iş hayatının sonunda kafanızı bir çevireceksiniz, yirmili ve otuzlu yaşlar geçmişte kalmış. Nasıl olduğunu anlamadan geçmiş gitmiş!

Gerçekten daha uzun yaşamış gibi hissetmek için yapmanız gereken tek şey daha az acele etmek! Uyum sağladığımız toplumsal normlar içerisinde tüm kuralları kendimiz koyamıyoruz, tüm zamanın akışını kendimiz yönetemiyoruz. Fakat bu çaresiz olduğumuz anlamına gelmiyor. O verilen sınırlar içerisinde ne kadar panik yaparak, koşturarak, acele ederek, aynı anda beş iş yapmaya çalışarak yaşayacağımız bize kalmış. Siz ne kadar yavaşlarsanız zaman algınız da sizinle birlikte o kadar yavaşlayacaktır.